Son İletiler

Sayfa: [1] 2
1
Dini Bilgi ve Eğitim / Kalpteniman Programı 9 Chm- Pdf- 3D E-Kitap
« Son İleti Gönderen: kurt26 Kasım 13, 2018, 07:34:03 ÖS »
Kalpteniman Programı 9 Chm- Pdf- 3D E-Kitap "Mediafire" İndir
http://www.mediafire.com/folder/zdf7240k6v73t/Kalpteniman_Programı_9

Kalpteniman Programı 9 Chm- Pdf- 3D E-Kitap "OneDrive" İndir
https://1drv.ms/f/s!Agv1oaNlKOR1jyiJsQLOgKLdV13A

Video

Esselamu Aleyküm Verahmetullahi Veberekâtuhu

Hakikati arayan muhterem insan, bu eserin yazılma gayesi
Ol emriyle olduran.
Öl emriyle öldüren.
Yarattıklarını ayırt etmeden inanana ve inanmayana rızklar veren.
Ahirette ise yalnız inananlara sonsuz nimetler hazırlayan sonsuz kudret sahibimiz olan HAZRETİ ALLAH Celle Celalühünün azametini duyurmak ve sevgisinin kalplere dolması içindir.
Kalpten imana KAVUŞMANIZ İÇİN HAZRETİ ALLAH'A KALBEN İMAN EDEREK YAZILAN İBRETLİK KISSALARDAN İSTİFADE EDİNİZ.

Yenilik
Harf Hataları Düzeltildi.
Resimler Eklendi.

CHM E-KİTAPLARI ÇALIŞTIRMA


Önemli:
Tüm Chm dosyalarında güvenlik uyarısı verir. Aç demeniz gerekir.



Programı indirip veriler gözükmezse.Programın üzerine sağ tıklayın.En altda özelliklere girin."Engellemeyi kaldır" basınız.Uygulaya basın.Artık tüm e-kitap (.chm) dosyalarını okuyabilirsiniz.



Telefonda Çalıştırma
Bilgisayar için fakat isteyen telefonlardada çalıştırabilir.
İndirilen chm dosyası telefonlarlar çalıştırmak için Google Playdan "Moon Reader" İndirmeniz yeterlidir.Chm dosyası çalıştıran farklı uygulamalarda olur.
Pdf dosyası aynı şekilde telefonlarla google playdeki uygulamalarla çalıştırılabilir.

Kalpteniman Programı Chm E-Kitapları İndir
http://www.mediafire.com/file/ieazz6066mn4gjd/Kalpteniman_Program%25C4%25B1_9_Chm_E-Kitap.chm/file

PDF E-KİTAPLARI ÇALIŞTIRMA



Pdf dosyalarını programsız çalıştırma
Pdf dosyanızı sağ tıklayın.Değiştir kısmına basın.Firefox,chrome veya hangi tarayıcınızı kullanıyorsanız onu seçin.



Uygula yaparsanız artık pdf dosyaları tarayıcıda açılır.Tarayıcınız bunu desteklemiyorsa Firefox veya chrome kullanınız.

Kalpteniman Programı Pdf E-Kitapları İndir
http://www.mediafire.com/file/vrqpsc3g1t97oaq/Kalpteniman_Program%25C4%25B1_9_Pdf_E-Kitap.pdf/file

3D E-KİTAPLARI ÇALIŞTIRMA

Her bilgisayarda genel olarak var olan "Adobe Flash Player" gerekir.
Exe halinde ama kurulama gerek duymadan direk çalışır.

Kalpteniman Programı 3D E-Kitapları İndir
http://www.mediafire.com/file/20sd59bymal246h/Kalpteniman_Program%25C4%25B1_9_3D_E-Kitap.exe/file












2
Dini Bilgi ve Eğitim / Hakikat Chm-Pdf-3D E-Kitap
« Son İleti Gönderen: kurt26 Kasım 10, 2018, 07:18:03 ÖS »
Google Driveden İndir Tüm Hakikat Chm-Pdf-3D E-Kitap
https://1drv.ms/f/s!Agv1oaNlKOR1hnqm7gNBoPYPryhN

Tüm Hakikat Chm E-Kitapları İndir
http://www.mediafire.com/folder/1qw0nji7mwikq/HAKİKAT_CHM_E-Kitap

Tüm Hakikat Pdf E-Kitapları İndir
http://www.mediafire.com/folder/6by8yu2gm3puq/HAKİKAT_PDF

Tüm Hakikat 3D E-Kitapları İndir
http://www.mediafire.com/folder/cg1l95gdnqy1u/Hakikat_3D_E-Kitap

GENEL OLARAK KONULAR
İSLÂM İLMİHALİ-KUR'AN-I KERİM TEFSİRİ-HAZRET-İ MUHAMMED Aleyhisselâm-ASHÂB-I KİRAM -Radiyallahu anhüm- HAZERÂTI'NIN HAYATI-MEKTUBAT-KISAS-I ENBİYA ALEYHİMÜSSELÂM-SİLSİLE-İ SÂDÂT-34-TASAVVUF'UN ASLI HAKİKAT VE MARİFETULLAH İNCİLERİ-SÖZLER ve NOTLAR -İBTİLÂ VE İMTİHAN- EĞİTİM-TARİHTEN SAYFALAR-HÂTEMÜ’L-EVLİYÂ-ŞİİR


CHM E-KİTAPLARI ÇALIŞTIRMA


Önemli:
Tüm Chm dosyalarında güvenlik uyarısı verir. Aç demeniz gerekir.



Programı indirip veriler gözükmezse.Programın üzerine sağ tıklayın.En altda özelliklere girin."Engellemeyi kaldır" basınız.Uygulaya basın.Artık tüm e-kitap (.chm) dosyalarını okuyabilirsiniz.



Telefonda Çalıştırma
Bilgisayar için fakat isteyen telefonlardada çalıştırabilir.
İndirilen chm dosyası telefonlarlar çalıştırmak için Google Playdan "Moon Reader" İndirmeniz yeterlidir.Chm dosyası çalıştıran farklı uygulamalarda olur.
Pdf dosyası aynı şekilde telefonlarla google playdeki uygulamalarla çalıştırılabilir.

Tüm Hakikat Chm E-Kitapları İndir
http://www.mediafire.com/folder/1qw0nji7mwikq/HAKİKAT_CHM_E-Kitap

ÖNEMLİ
190-275-276-277-280-284 sayılı dergiler sitede pdf dosyası olarak yüklendiğinden chm e-kitap olarak eklenemedi.

PDF E-KİTAPLARI ÇALIŞTIRMA


Pdf dosyalarını programsız çalıştırma
Pdf dosyanızı sağ tıklayın.Değiştir kısmına basın.Firefox,chrome veya hangi tarayıcınızı kullanıyorsanız onu seçin.



Uygula yaparsanız artık pdf dosyaları tarayıcıda açılır.Tarayıcınız bunu desteklemiyorsa Firefox veya chrome kullanınız.

Tüm Hakikat Pdf E-Kitapları İndir
http://www.mediafire.com/folder/6by8yu2gm3puq/HAKİKAT_PDF

3D E-KİTAPLARI ÇALIŞTIRMA

Her bilgisayarda genel olarak var olan "Adobe Flash Player" gerekir.
Exe halinde ama kurulama gerek duymadan direk çalışır.




Tüm Hakikat 3D E-Kitapları İndir
http://www.mediafire.com/folder/cg1l95gdnqy1u/Hakikat_3D_E-Kitap

3
Sahabeler ve Veliler / Eshab-I Kiram Kimdir?
« Son İleti Gönderen: Rahmet Forum Ocak 04, 2018, 10:10:01 ÖÖ »
Peygamber efendimizi hayatta iken ve peygamber olarak bir ân gören, eğer âmâ ise bir ân konuşan mü'mine "Sahâbî" denir. Birkaç tânesine “Eshâb” veya “Sahâbe” denir. Hürmet olarak Eshâb-ı kirâm denir. Peygamberimizi, kâfir iken görüp de, Resûlullahın vefâtından sonra îmâna gelen veya Müslüman iken, sonra mürted olan ya’nî Müslümanlıktan çıkan sahâbî olamaz.

Zaten Peygamber efendimiz, Eshâbından hiçbirinin sonradan kâfir olmıyacağını, ya'nî Müslümanlıktan çıkmıyacağını, hepsinin Cennete gideceklerini haber verdi.

Ehl-i sünnet âlimleri, Eshâb-ı kirâmı üçe ayırmıştır:

1. Muhâcirler: Mekke şehri alınmadan önce, Mekke’den veya başka yerlerden, vatanlarını, yakınlarını terk ederek, Medîne şehrine hicret edenlerdir.

2. Ensâr: Peygamber efendimize ve Muhâcirlere her türlü yardımda ve fedâkârlıkta bulunacaklarına söz veren Medîne şehrinde veya bu şehre yakın yerlerde bulunan Müslümanlardır.

3. Diğer Eshâb-ı kirâm: Mekke şehri alındığı zaman ve daha sonra Mekke’de veya başka yerlerde îmâna gelenlerdir.

Eshâb-ı kirâmın en üstünleri, Resûlullahın dört halîfesidir. Bunlardan sonra en üstünleri Cennet ile müjdelenmiş olan Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Talhâ, Zübeyr bin Avvâm, Abdurrahmân bin Avf, Sa’d bin Ebî Vakkâs, Saîd bin Zeyd, Ebû Ubeyde bin Cerrâh, ve Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’dir.

Eshâb-ı kirâmın adedi: Mekke'nin fethinde on bin, Tebük Gazâsında yetmiş bin, Vedâ Haccında doksan bin ve Resûlullah efendimiz vefât ettiği zaman yeryüzünde yüz yirmi dört binden fazla sahâbî vardı. Bu konuda başka rivâyetler de vardır.

Allahü teâlâ, Eshâb-ı kirâmdan râzı olduğunu, onları sevdiğini Kur'ân-ı kerîmde bildiriyor. ve meâlen:

- Allah onlardan râzı, onlar da Allahtan râzıdır, ve:

- Hepsine hüsnâyı, Cenneti va'dettik, buyuruluyor. Allahü teâlânın sıfatları ebedîdir, sonsuzdur. Bu bakımdan Eshâb-ı kirâmdan râzı olması da sonsuzdur.Bunun için bu mübârek insanlardan bahsederken sıradan bir insandan bahseder gibi konuşmamalıdır. Her zaman edebli, terbiyeli olmalıdır.

Peygamber efendimizi sevenin, O'nun Ehl-i beytini ve Eshâbını, ya'nî arkadaşlarını da sevmesi lâzımdır. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:

- Sırât köprüsünden ayakları kaymadan geçenler, Ehl-i beytimi ve Eshâbımı çok sevenlerdir.

- Eshâbıma dil uzatmakta, Allahü teâlâdan korkunuz! Benden sonra onları kötü niyetlerinize hedef tutmayınız! Nefsinize uyup, kin bağlamayınız! Onları sevenler, beni sevdikleri için severler. Onları sevmiyenler, beni sevmedikleri için sevmezler. Onlara el ile, dil ile eziyet edenler, onları gücendirenler, Allahü teâlâya eziyet etmiş olurlar ki, bunun da muâhezesi, ibret cezâsı gecikmez, verilir.

- Allahü teâlânın, meleklerin ve bütün insanların la'neti, Eshâbıma kötü söz söyliyenin, üzerine olsun! Kıyâmette Allahü teâlâ, böyle kimselerin farzlarını da, nâfile ibâdetlerini de kabûl etmez!

- Kıyâmette, insanların hepsinin kurtulma ümidi vardır. Eshâbıma söğenler bunlardan müstesnâdır. Onlara Kıyâmet halkı da la'net eder.

Eshâb-ı kirâm, seçilmiş insanlardı. Üstünlükleri diğer ümmetlerden çok fazlaydı. Meselâ, Hz. Ebû Bekir, Peygamberlerden sonra insanların en üstünü idi. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:

- Allahü teâlâ, beni bütün insanlar arasından ayırıp seçti. Bana eshâb ve akrabâ olarak en iyi insanları seçti. Bunlardan sonra, birçok kimse gelir ki, eshâbıma ve akrabâma dil uzatırlar. Onlara yakışmıyan iftirâlar söyliyerek, kötülemeye uğraşırlar. Böyle kimselerle oturmayınız! Birlikte yiyip içmeyiniz! Bunlardan kız alıp vermeyiniz.

Eshâb-ı kirâmın herbirinin ismini hürmetle, saygı ile söylemelidir. Birinin adı söylenince “radıyallahü anh= Allah ondan râzı olsun” denir. İkisi için “radıyallahü anhümâ= Allahü teâlâ o ikisinden râzı olsun” Birkaçı veya hepsi söylenince “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecmaîn” veya kısaca “radıyallahü anhüm= Allah onların hepsinden râzı olsun” denir.
4
Sahabeler ve Veliler / Abbâs Bin Abdülmuttalib
« Son İleti Gönderen: Rahmet Forum Ocak 04, 2018, 10:09:02 ÖÖ »
Peygamberimizin amcası:
ABBÂS BİN ABDÜLMUTTALİB

 

 

Hz. Abbâs, gençlik zamanında, ticâretle uğraştı ve çok zengin oldu. Kardeşlerinin içinde en zengini oydu. Abisi Ebû Tâlib’in ise mâli durumu çok kötü idi. Resûlullah efendimizin teklîfi ile Ebû Tâlib’in oğlu Ukayl’in yetişmesine yardımcı oldu ve abisinin yükünü hafifletti.

Resûlullah efendimiz, İslâmiyeti anlatmaya başlayınca, Hz. Abbâs muhâlefet etmeyip, akrabâlık şefkatinden dolayı, Peygamber efendimize yardımda bulundu ve destek oldu.

Biz Onu koruduk

Müslüman olmadığı hâlde, Akabe bî’atında Peygamber efendimizin yanında bulunup, orada te’sîrli konuşmalar yaptı. Bî’at etmek için gelen Medîneli Müslümanlara şöyle hitâb etti:

- Ey Medîneliler! Bu, kardeşimin oğludur. İnsanların içinde en çok sevdiğim Odur. Eğer, Onu tasdîk edip, Allahtan getirdiklerine inanıyor ve beraberinizde alıp götürmek istiyorsanız, beni tatmîn edecek sağlam bir söz vermeniz lâzımdır.

Bildiğiniz gibi, Muhammed aleyhisselâm bizdendir. Biz, Onu, Ona inanmıyan kimselerden koruduk. O, bizim aramızda izzet ve şerefiyle korunmuş olarak yaşamaktadır. Bütün bunlara rağmen, herkesten yüz çevirmiş ve sizinle beraber gitmeye karar vermiş bulunmaktadır.

Eğer siz, bütün Arap kabîlelerinin birleşip, üzerinize hücûm ettiğinde, onlara karşı koyacak kadar savaş gücüne sahipseniz, bu işe karar veriniz! Bu husûsu aranızda iyice görüşüp konuşunuz. Sonradan ayrılığa düşmeyiniz! Verdiğiniz sözde durup, Onu düşmanlarından koruyabilecek misiniz?

Bunu lâyıkıyla yapabilirseniz ne âlâ. Yok, Mekke’den çıktıktan sonra Onu yalnız bırakacaksanız, şimdiden bu işten vazgeçiniz ki, yurdunda şerefiyle korunmuş hâlde yaşasın!

Buna karşılık Medîneli Müslümanlar, “Biz, Resûlullahı malımız ve canımız pahasına koruyacağız. Biz, bu sözümüzde sâdıkız” dediler ve Resûlullah efendimize bî’at ettiler. Sonra Hz. Abbâs şöyle duâ etti:

- Allahım! Sen onların, yeğenim hakkında verdikleri sözü, Onu korumak için ettikleri yemîni işiten ve görensin. Kardeşimin oğlunu sana emânet ediyorum yâ Rabbî!

Peygamber efendimizin amcası olan Hz. Abbâs çok zengin olup, çok cömert idi. İkrâm ve ihsânları çok meşhûr idi. Fakîr, fukarâyı sevindirmeyi çok severdi. Özellikle köle satın alıp, azâd etmekten çok memnun olurdu. Yetmiş kadar köle azâd etmiştir.

Yakın akrabâyı ziyâret etmeye, onların haklarına riâyete çok dikkat ederdi. Peygamber efendimiz, kendisini çok severdi. Bir defasında buyurdu ki:

- Allahım, Abbâs’ı ve oğullarını magfiret eyle ve bağışla! Öyle ki, hiç günâhları kalmasın! Yâ Rabbî, onu ve oğullarını meydana gelecek âfet ve belâlardan koru!

Akrabâlık hakkı

Peygamber efendimiz birgün, Hz. Abbâsa sordu:

- Sana bir ihsânda bulunayım mı? Sana, akrabâlık hakkını ödeyip faydalı olayım mı?

- Evet yâ Resûlallah!

- Sana bir şey öğreteyim ki, onu yaptığın zaman, eski- yeni, önceki-sonraki, gizli-açık, hatâen veya kasten işlediğin bütün günâhları Allahü teâlâ affeder.

- Yâ Resûlallah öğreteceğin bu şey nedir?

- Dört rek’atli namaz kıl! Her rek’atte, sübhânekeden sonra on defa, (Sübhânallahi velhamdülillâhi velâ ilâhe illâllahü vallahü ekber) dersin. Fâtiha’dan sonra bir zammı sûre okuyup ayakta iken onbeş defa tekrar, (Sübhânallahi velhamdülillâhi velâ ilâhe illâllahü vallahü ekber) dersin!

Rükü’a eğilince bunu on defa söylersin! Rükü’dan kalktığında ayakta olduğun hâlde, bunu on defa söylersin! Sonra secdeye varır, orada on defa söylersin! Secdeden kalkıp oturduğunda on defa söylersin! Tekrar secdeye vardığında on defa söylersin!

Sonra ikinci rek’ata kalkarsın! Birinci rek’attaki gibi dört rek’atı da kılarsın! Bu her rek’atta yetmişbeş, dört rek’atta üçyüz eder. Artık senin günâhların Alic’in (yürümekle dört gecede katedilen kumluk bir yer) kumlarının sayısı kadar da olsa, Allahü teâlâ seni bağışlar. Bunu hergün bir defa kılmaya gücün yeterse kıl!

- Yâ Resûlallah, bunu hergün yapmaya kimin gücü yeter?

- Hergün kılmaya gücün yetmezse, her Cum’a bir defa kıl! Her Cum’a kılamazsan, ayda bir defa kıl! Ayda bir defa kılamazsan senede bir defa kıl! Senede bir defa kılamazsan ömründe bir defa olsun kıl!

Kazâ borcu olanlar

Kazâ borcu olan, nâfile namaz yerine kazâ namazlarını kılarak, önce borcunu ödemelidir! Çünkü kazâ borcu olanların nâfilelerine sevâb verilmez.

Hz. Abbâs, Kureyş’in ileri gelenlerinden ve reislerinden idi. Mescid-i Harâmın tâmirâtı ve gelen hacılara su dağıtmak (sikâye) hizmetini yürütürdü. Müslüman olduktan sonra da bu vazîfeyi devam ettirdi. Hz. Abbâs ve kardeşleri, hac mevsiminde zemzem kuyusu önünde dururlar, isteyenlere, kuyudan su çekip verirlerdi.

Hz. Abbâs, Peygamber efendimizin en çok sevdiği amcalarındandır. Abdülmuttalib’in en küçük oğludur. Peygamber efendimizden üç yaş büyüktür.

Kurtuluş akçesi

Bedir savaşında daha Müslüman olmamıştı. Müşriklerin zoruyla savaşa sokuldu. Savaş sonunda, esîr edilip Medîne’ye götürüldü. Peygamber efendimiz kendisine buyurdu ki:

- Ey Abbâs, kendin, kardeşinin oğlu Ukayl bin Ebû Tâlib ve Nevfel bin Hâris için kurtuluş akçesi öde! Çünkü sen zenginsin.

- Yâ Resûlallah, ben Müslümanım. Kureyşliler beni zorla Bedir’e getirdiler.

- Senin Müslümanlığını Allahü teâlâ bilir. Doğru söylüyorsan Allah sana elbette onun ecrini verir. Fakat senin hâlin, görünüş i’tibâriyle, aleyhimizedir. Bunun için sen kurtuluş akçesi ödemelisin!

- Yâ Resûlallah, yanımda 800 dirhemden başka param yoktur.

- Yâ Abbâs, o altınları niçin söylemiyorsun?

- Hangi altınları?

- Hani sen Mekke’den çıkacağın gün, hanımın Hâris’in kızı Ümmül Fadl’a verdiğin altınlar. Onları verirken, yanınızda sizden başka kimse yoktu. Sen, Ümmül Fadl’a, “Bu seferde başıma ne geleceğini bilmiyorum. Eğer bir felâkete duçar olup da dönemezsem, şu kadarı senindir. Şu kadarı Fadl içindir. Şu kadarı Abdullah içindir. Şu kadarı Ubeydullah içindir. Şu kadarı da Kusem içindir” dediğin altınlar?

Peygamber efendimiz altınlar hakkında bu kadar teferruatlı bir şekilde bilgi verince, Hz. Abbâs çok şaşırdı:

- Allaha yemîn ederim ki, ben bu altınları hanımıma verirken yanımızda kimse yoktu. Bunları sen nereden biliyorsun?

- Allahü teâlâ haber verdi.

- Senin, Allahü teâlânın Resûlü olduğuna şimdi gerçekten inandım. Doğru söylediğine şehâdet ederim.

Hemen Kelime-i şehâdet getirerek Müslüman oldu.

Hz. Abbâs Müslüman olunca, Resûlullah onu Mekke’de görevlendirdi. Müslüman olduğunu kimseye söylemedi. Mekke’de olup bitenleri, gizlice Peygamber efendimize bildirirdi. Bir zaman sonra Peygamber efendimizin hasretine dayanamayıp, Medîne’ye gelmek istediğini mektupla bildirdiğinde, Peygamber efendimiz buyurdu ki:

- Senin bulunduğun yerdeki cihâdın daha güzel ve faydalıdır.

Muhâcirlerin sonuncusu

Hz. Abbâs, Mekke’nin fethine dâir yapılan hazırlıkların son safhada olduğunu haber alınca, artık Mekke’de kalmayı lüzûmlu bulmayıp, fetihten az bir zaman önce Medîne’ye hicret için yola çıktı. Zü’l-huleyfe’de Resûlullaha kavuştu.

Âilesini Medîne’ye gönderip, kendisi Mekke’nin fethinde, Peygamber efendimizin yanında bulundu. Peygamber efendimiz ona buyurdular ki:

- Ey Abbâs! Ben, Peygamberlerin sonuncusu olduğum gibi, sen de muhâcirlerin sonuncususun.

Hz. Ebû Süfyân, Mekke’nin fethi sırasında Müslüman oldu. Kendisiyle Hz. Abbâs ilgilendi. Ebû Süfyân, Müslümanların bir sabah vakti namaz için coşkun hazırlıklarını görünce dedi ki:

- Ey Abbâs! Müslümanlara yeni bir şey mi emredildi?

- Hayır, onlar namaza hazırlanıyorlar.

Daha sonra Ebû Süfyân’a abdest aldırıp, Resûlullaha götürdü. Resûl aleyhisselâm namaz için cemâ’atin önüne geçip tekbîr aldı. Cemâ’at da büyük bir vecd içinde Ona uydu. Onların rükü ve secdedeki hâllerini gören Ebû Süfyân dedi ki:

- Ey Abbâs! Böyle itâati ne İran saraylarında, ne Rum diyârlarında gördüm. Doğrusu, yeğenin büyük bir hükümdâr olmuş.

Bunun üzerine Hz. Abbâs dedi ki:

- Ey Ebû Süfyân! Bu iş saltanat değil, nübüvvettir.

Hz. Abbâs, Resûlullahın yakını olması sebebiyle, Eshâb-ı kirâm arasında ayrı bir yeri vardı. Sözü dinlenirdi.

Peygamber efendimiz vefât edince, Eshâb-ı kirâmın aklı başından gitti. Mescidde ağlaşmaya başladılar. Hiç kimsenin inanası gelmiyordu.

Hele Hz. Ömer, tamamen kendinden geçmiş bir hâlde idi. Peygamber efendimizin mübârek yüzüne bakıp, “Resûlullah bayılmış, fakat baygınlığı çok ağır” diyordu. Ölüm sözünü ağzına almadığı gibi, kimsenin de söylemesini istemiyordu. Dışarı çıkıp dedi ki:

- Kim, “Resûlullah öldü” derse, kılıcımla boynunu vururum!

Duyan var mı?

Hz. Ebû Bekir ile Hz. Abbâs’ın Eshâb-ı kirâm arasında bir ağırlığı vardı. Eshâb-ı kirâmı ancak bunlar teskîn edebilirdi. Bunun için beraber mescide gittiler. Hz. Abbâs buyurdu ki:

- Ey insanlar! Resûlullahın, “Ben vefât etmiyeceğim” dediğini içinizde duyan var mı?

- Hayır böyle bir söz duymadık.

Sonra Hz. Ömer’e dönüp sordu:

- Yâ Ömer, bu husûsta sen birşey duydun mu?

- Hayır duymadım.

Sonra Eshâb-ı kirâma dönüp buyurdu ki:

- Hiç kimse Resûlullahın vefât etmiyeceğini söyleyemez. Cenâb-ı Hakka yemîn ederim ki, Resûlullah ölümü tatmış bulunmaktadır. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde, “Muhakkak, sen de öleceksin, onlar da ölecektir” buyurmaktadır. Resûlullah efendimiz, İslâmiyetin bütün hükümlerini tamamladıktan sonra aramızdan ayrıldı. Artık kendimize gelip, defin işlerini tamamlayalım.

Sonra, Hz. Ebû Bekir de buna benzer konuşmalar yaptı. Böylece Eshâb-ı kirâmın aklı başlarına geldi.

Hayber gazâsından sonra, Haccâc bin İlât hazretleri, Peygamber efendimizin huzûruna gelip dedi ki:

- Yâ Resûlallah, benim Mekke’de çoluk çocuğum, mallarım var. Bunları buraya getirmek istiyorum. Fakat, benim Müslüman olduğumu öğrenirlerse, bunları vermezler. Mekke’ye gittiğimde, sizin hakkınızda uygun olmayan sözler söylesem uygun olur mu?

Bunun üzerine Peygamber efendimiz izin verdi.

Zafere ulaştı

Bu izin üzerine Mekke’ye gelip, Peygamber efendimizin esîr alındığını, öldürülmesi için Mekke’ye getirileceğini söyledi.

Bu habere müşrikler çok sevindi. Hz. Abbâs ise, haberi alır almaz, üzüntüsünden bayıldı. Kendinden geçmiş bir hâlde evine götürdüler. Bir müddet sonra kendine geldiğinde, işin aslını öğrenmek için, kimsenin bulunmadığı bir zamanda, Haccâc’ı evine çağırdı. Hz. Abbâs’ın perişan hâlini gören Haccâc dedi ki:

- Yâ Abbâs sana müjde! Resûlullah, Hayber’de zafere ulaştı. Ben mallarımı kurtarmak için Resûlullahtan izin alarak böyle söyledim. Buradan ayrıldıktan üç gün sonra, yaptığım hîleyi onlara söyleyebilirsin.

Hz. Abbâs, Mekke’nin fethinden sonra yapılan Huneyn gazâsında da, Peygamber efendimizin yanından ayrılmadı. İslâm ordusu, sabah gün ışımadan çukur ve geniş bir vâdiden aşağı iniyordu. Düşman ordusu, önceden oraya geldiği için, vâdinin her iki yanında gizlenip pusu kurmuştu.

Resûlullahın yanından ayrılmadı

Müslümanlar tam oraya geldiklerinde, düşman etraftan saldırmaya başladı. Müslümanlar ne olduklarını anlayamadılar. Bir an karışıklık oldu. Hz. Abbâs, Hz. Ebû Bekir ve birkaç kahraman, ölümü göze alıp, Resûlullahla birlikte bir adım gerilemediler.

Bunun üzerine Peygamber efendimiz buyurdu ki:

- Yâ Abbâs! Sen onlara; “Ey Medîneliler! Ey Semüre ağacının altında bî’at eden sahâbîler!” diye seslen!

Hz. Abbâs, iri yapılı ve heybetli idi. Bağırdığı zaman sesi çok uzaklardan duyulduğu için, bütün gücüyle bağırdı:

- Ey Medîneliler! Ey Semüre ağacının altında Peygamberimize söz veren Eshâb! Buraya toplanınız! Dağılmayınız!

Bunu işiten Eshâb-ı kirâm geri dönmek istediler. Fakat binek hayvanları öyle ürkmüşlerdi ki, ba’zıları hayvanlarını geri döndüremediler. Binek hayvanlarından kendilerini atmak mecbûriyetinde kaldılar. Müslümanlar toparlandılar ve şiddetli bir muhârebeden sonra düşman yenik düştü. Askerlerinin çoğu öldürüldü. Bir kısmı da esîr alındı.

Hz. Abbâs bin Abdülmuttalib, çok yiğit idi. Hz. Câbir anlatır:

“Resûlullah efendimiz Tâif’e gittiğinde, oradaki halka, elçi olarak Hanzala bin Rebî’i göndermişti. Hanzala Tâiflilerle görüşürken, kendisini yakalayıp kaleye hapsetmek istediler. Bunu gören Resûl aleyhisselâm buyurdu ki:

- Kim bunların elinden Hanzala’yı kurtarır? Bu işi başarana bütün gâzilerin sevâbı verilecektir.

Hz. Abbâs bin Abdülmuttalib yerinden fırlayıp, yıldırım gibi koştu. Hanzala’yı kaleye sokmak üzere olan Tâiflilere yetişerek, ellerinden aldı. Kaleden Hz. Abbâs’a taş atıyorlardı. Bu sırada Resûlullah efendimiz de, Hz. Abbâs’a duâ ediyordu. Hz. Abbâs yaralanmadan Hanzala’yı Resûlullaha getirdi.”

Fâizini kaldırdı

632 senesinde Resûlullah efendimiz Eshâbıyla vedâ haccına gittiler. Peygamber efendimiz, vedâ hutbelerinde, sevgili amcasından da bahsettiler... Fâizin yasak olduğunu, ilk kaldırdığı fâizin, amcası Hz. Abbâs’ın fâizi olduğunu bildirdiler.

Peygamber efendimizin vefâtından sonra mübârek cenâzelerini yıkamak üzere; Hz. Ali, Hz. Abbâs ve oğulları Fadl ve Kusem, Üsâme bin Zeyd ve Sâlih odaya girip kapıyı kapadılar. Peygamber efendimizi, gömleği üzerinde olduğu hâlde yıkamaya başladılar.

Hz. Abbâs ve oğulları su döküp, Peygamber efendimizi sağa, sola döndürdüler. Hz. Ali de yıkadı. Yıkadıkça, evin içine eşine rastlanmamış çok güzel bir koku yayıldı. Üç parça kefen ile kefenledikten sonra, vefât ettiği yere kabr-i şerîfi kazılıp, lahd şekline getirildi ve Resûlullah efendimizi, kabr-i şerîfine koydular.

Hz. Ömer, fetihlerden elde edilen ganîmetlerden, Hz. Abbâs’a hisse ayırırdı. Hz. Ömer, Mescid-i Nebevînin genişletilmesini istedi. Mescidin hemen yanında Hz. Abbâs’ın evi vardı. Halîfe bu evi satın almak istedi. Hz Abbâs ise evini hediye olarak verdi.

Ayağa kalkarlardı

Hz. Ömer, Medîne’de kuraklık olunca, Hz. Abbâs’ın duâ etmesini istedi. Hz. Abbâs duâ edip, duâsı bereketiyle yağmur yağdı ve toprak yeşerdi. Bundan sonra Hz. Ömer buyurdu ki:

- Abbâs, Allahü teâlâ ile bizim aramızda vesîledir.

Hz. Abbâs, Peygamber efendimize yakınlığı ve fazîletlerinin çokluğundan dolayı herkes tarafından sevilir, sayılır, hürmet edilir bir zât idi. Herkes kendisine imrenirdi. Dört büyük halîfe gibi büyük zâtlar, o gelince, hürmetlerinden ve tevâzularından ayağa kalkarlardı.

Çok zengin idi. Medîne’ye yerleştikten sonra yapılan bütün muhârebelerde ve özellikle, Bizans’a karşı gerçekleştirilen seferde, İslâm ordusunun techîzi için çok yardım etti.

Ziyâdesiyle cömert olup, ikrâm ve ihsânları çok idi. Köleleri satın alıp azâd eder ve böyle yapmayı çok severdi. Yetmiş köle azâd ettiği meşhûrdur. Yakın akrabâyı ziyâret etmeye, onların haklarını yerine getirmeye çok dikkat eder, muhtaç olanlara yardım ederdi.

Hz. Abbâs bin Abdülmuttalib, ömrünün sonunda göremez oldu. Hz. Osman’ın şehîd edilmesinden iki sene evvel, 652 senesinde 88 yaşında Medîne-i münevverede vefât etti. Cenâze namazını Hz. Osman kıldırdı. Bakî’ kabristanına defnedildi.

Kızlarından başka on erkek evlâdı vardı. Bunların içinde, Abdullah bin Abbâs hazretleri ilimde çok yüksekti. Kızları içinde Ümmü Gülsüm ba’zı hadîs-i şerîfler rivâyet etti.

Hz. Âişe şöyle anlatır:

“Resûlullah efendimiz Eshâb-ı kirâmı ile oturuyordu. Yanında Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer vardı. O esnâda Hz. Abbâs içeri girdi. Hz. Ebû Bekir ona yer verdi. Hz. Abbâs, Resûlullahla Ebû Bekir arasına oturdu. Resûl aleyhisselâm bu hareketinden dolayı Hz. Ebû Bekir’e buyurdu ki:

- Büyüklerin kıymetini büyükler bilir.”

Ben Abbâs'danım

Peygamber efendimiz Hz. Abbâs hakkında yine buyurdular ki:

(Bu Abdülmuttalib oğlu Abbâs’dır. Kureyşte en cömert ve akrabâlık bağlarına en saygılı olandır.)

(Abbâs, bendendir. Ben Abbâs’danım.)

(Abbâs, amcamdır. Beni korumuştur. Ona ezâ eden, bana ezâ etmiş olur.)

(Abbâsoğullarından melikler olacak, ümmetimin başına geçecekler. Allahü teâlâ dîni onlarla azîz ve hâkim kılacak.)

Hz. Abbâs bin Abdülmuttalib, ekseriyâ şöyle derdi:

- Kendisine iyilik yaptığım hiç kimsenin kötülüğünü görmedim. Kendisine kötülük yaptığım hiç kimsenin de iyiliğini görmedim. Onun için, herkese iyilik ve ihsânda bulunun! Çünkü bunlar, sizi kötülüğün zararlarından korur.

İbni Şihâb’dan bildirildiğine göre; Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in hilâfetleri sırasında, kendileri bir binek üzerinde iken Hz. Abbâs’a rastlarlarsa, bineklerinden inerler, onunla beraber gideceği yere kadar yürürler, sonra dönerlerdi.
5
Dini Bilgi ve Eğitim / Maturidiyye - Ehli Sünnet itikat mezheplerinden biri
« Son İleti Gönderen: Rahmet Forum Ocak 02, 2018, 10:39:50 ÖÖ »
islam ansiklopedisi - Muhiddin BAĞÇECİ

İslâm akaidinde imam Ebu Mansur Muhammed b. Muhammed b. Mahmud el-Matüridiyye nisbet edilen mezhep. İmam Ebu Mansur el-Mâturidinin akaiddeki mezhebine mensub olanların meydana getirdiği topluluğa Matüridiyye denilir.

Alemü'l-Hudâ, İmamü'l-Huda ve el-Mütekellim lakablarıyla da anılan Matüridi takriben 238/852'de Maveraünnehir'de bulunan Semerkand'ın Matürid köyünde doğmuştur. 333/944'te Semerkand'da vefat etmiştir. O, İslama çok değerli hizmetler vermiş öncü İslâm âlimlerinin başında gelir. Maveraünnehir'de Ehli Sünnet'e nisbet edilen Kelâm ekolünün kurucusu ve mümessilidir. Ehli Sünnet kelâmının Irak'taki mümessili ise Ebul Hasen el-Eş'arî'dir (v. 324/936). Maturîdinin yaşadığı çağda, ilim ve edebiyata hizmet etmiş olan Samanoğulları devleti (844-999) hüküm sürmekteydi. Bize kadar gelen Te'vilâtu'l-Kur'an ve Kitâbü't-Tevhîd gibi eserlerinden anlıyoruz ki, Matüridi, Kelâm, Tefsir, Mezhebler Tarihi, Fıkıh ve Fıkıh usulünde derin bilgi sahibiydi. Mâturidinin hocaları, ilimleri İmam A'zam Ebu Hanife'ye uzanan Ebu'n-Nasr el-İyazi, Ebu Bekr Ahmed el-Cürcânî ve Muhammed b. Mukatil er-Râzî'dir. Bunların hocası ise İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed'den okumuş olan Ebu Süleyman b. Musa el-Cürcânî'dir. İmameyn lakabıyla tanınan İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed, İmam A'zam'ın en seçkin talebeleriydi. Matüridi, hocalarından İmam A'zam'ın akaide dair el-Fıkhü'l-Ekber, er-Risale, el-Vasiyye, el-Fıkhü'l-Ebsat, el-Âlim ve'l-Müteallim isimli risalelerini de okuyup rivayet etmiştir. Matürîdî, imam ismini almaya lâyık Hâkim es-Semerkandî (340/951), Ebul-Hasen er-Rustuğfeni (v. 345/956), Ebu'l-Leys el-Buhârî, Ebu Muhammed Abdülkerim b. Musa el-Pezdevî (v. 390/999) gibi büyük afimler de yetiştirmiştir. İmamları Mâtürîdiyye büyük bir sevgi ve saygı ile bağlı olan bu âlimler, Maveraünnehir'de Matüridiyye mezhebini delilleri ile kuvvetlendirerek açıklıyorlar ve yaymaya çalışıyorlardı.

Eş'ariyye Kelâm mektebinin doğup geliştiği yer olan Irak, pek çok bid'at mezhebinin çıktığı bir bölgeydi. İmam Eş'arî, Revâfız, Karamita ve özellikle Mu'tezile ile çok şiddetli ve gürültülü cedel ve münakaşalarda bulunmuştu. Matüridî'nin yetiştiği Maveraünnehir ise Irak'tan uzak olduğu için az da olsa bid'at akımlarından uzak kalmıştı. Fakat sonunda bu akımlardan bir kısmı Maveraünnehir'e sızmış, Mu'tezile'nin sesi buralara kadar aksetmişti. Nisbi de olsa, bid'at mezheblerinin mensubları buralarda da bulunuyordu. İmam Matüridî, Maveraünnehir'e kadar gelen Mu'tezile'den başka, Dehriye, Seneviyye ve Karâmita'ya karşı mantıklı ve istikrarlı mücadeleler vermişti. Onun Kitâbü't Tevhid'i bunlar gibi sapık fikir ve bid'at cereyanlarını içine alan ve bunları gereği gibi çürütmeye çalışan en değerli ve en eski vesika mahiyetini taşımaktadır.

Metodu:

Gerek Eş'arî gerekse Matüridî, Mu'tezile ve diğer bid'at mezheblerine galebe çalabilmek için, hasımlarının metodlarının akl-ı selime uygun taraflarını almışlar ve Ehli Sünnet Kelâmı'nın kurucusu olmuşlardır. Fakat, Ehl-i Sünnet'in Kelâm metodunu daha ziyade doğru ve ilmi bir şekilde başlatan, akla ve nakle de lâyık oldukları değeri vererek bu iki asla bağlı kalan ve bu şekilde İslâm akaidini açıklamaya çalışan, imam Matüridî olmuştur. Çünkü, dinde akla uymayan bir şey yoktur. Allah'ın varlığı, hayat, ilim, kudret, irade gibi sıfatları ve Hz. Muhammed (s.a.s)'in peygamberliği akılla isbat edilir. Yine naklin bildirdiği ahiret ve ahvali gibi gayb haberlerinin imkânı akıl ile gösterilir ve Resulün haber verdiği şekilde bunlara iman edilir. Kelâm metodunda iman edilecek esas ve konuların hepsi haber-i sadık (sahih bir şekilde bize kadar gelen haber-i Resul ile) tesbit edilir. Bunları isbat etmeye yarayacak delillere gelince... Bunlardan duyulur âleme ait olanlar için duyular ve bunun ötesinde kalanlar için akıl kullanılır. Bu şekilde bilgilerimizin üç temel kaynağı ve bunların değerleri hakkında gerekli açıklamayı yapan, İmam Matüridî olmuştur. O, bilgilerimizin sebepleri ve değeri hakkında söz edilen ilk İslâm âlim ve mütekellimi olduğu için bu konularda kendisinden sonra gelen kelâmcılara çığır açmıştır. Ondan sonra gelen kelâmcılar da yazdıkları eserlerin mukaddimelerinde bilgilerimizin kaynağı ve değeri hakkındaki görüşlerini yazmışlardır.

Matüridî, Kitabü't-Tevhidinde, insanı ilme ulaştıran yolların iz'an (sağlam duyu organları ve bunlarla yapılan deney ve gözlem), haberler ve aklî istidlal olduğunu ve bilgiye ulaşabilmek için bu yolların hiç birisinden müstağni olunamayacağını söylüyor. Ona göre bunlardan her birinin sahasına giren bilgiler grubu vardır. Her bilgi alanına ancak kendisine götüren yolla gidilir. Duyularla elde edilen bilgiyi inkâr eden, inatçı ve kendisini beğenmiştir (Kitabü't-Tevhid Beyrut, 1970 s. 7-8).

Matüridî iki çeşit haber olduğunu söyler: 1- Mütevatir haber. Bunun doğru olduğunu tesbit etmek için konuyu araştırıp tetkik etmek lâzımdır. 2- Peygamberlerin haberleri. Yanlarında doğruluklarını gösteren ayetler (mûcizeler) bulunduğu için, onların verdikleri haberlerden daha doğru bir haber yoktur. Çünkü doğruluklarının açıklık ve seçikliği bakımından kalbin ısınıp yatışacağı sözler peygamberlerin haberleridir.

Matüridî akıl hakkında şöyle der:

Aklın istidlâline gelince; bunun ilmin sebebi olduğunu kabul etmek gerekir. Çünkü duyular vasıtası ile elde edilen bilgileri düşünüp tertipleyerek hüküm veren odur. Duyulardan uzak olan ve bunların dışında kalan şeyleri anlayan, haberlerle bilinen şeyler de yanlışlık olup olmadığı ihtimali üzerinde duran, sonra peygamberlerin mucizeleri ile sihirbazların aldatmacalarını ayırdeden ve başka şeylerin doğruluğunu veya yanlışlığını anlayan akıldır. Aklın tefekkürü ile mahlukattaki hikmeti ve yaratıcı olan Allah'ın varlığına delâlet eden delilleri anlarız.

Nitekim akıl ile, Kadîm olan Allah'ı bilir ve onu hâdis olan mahlukattan ayırdederiz (Kitabü'l-Tevhid,s. 78). Matüridî, Tevilatü'l-Kur'an ve Kitabü't-Tevhid isimli eserlerinde aklî tefekkür ve istidlâli müdafaa eder; vahyin aklî delil getirmesini mutlaka gerekli görür. Akıl şaşar veya doğruyu bulamaz korkusuyla, sadece nakle dayanmayı gerekli gören fukaha ve hadisçilere karşı çıkar ve şöyle der:

"İnsana aklını kullanmaktan vazgeçmeyi telkin eden, şeytanî vesveseden başka bir şey değildir. Çünkü şeytan, kişiyi aklının semeresinden alıkoyar, iyi fırsatlara nail olmak ve istediğini elde etmek için güvencelerini sarsar. Aklı kullanarak eşyayı düşünmek, onun prensip ve sonuçlarından gizli olanları bilmek içindir. Sonra bunlarda, eşyanın hâdis olduğuna ve bunları yaratanın varlığına, nefislerini şehvetlerine uymaktan alıkoyanlar için deliller vardır. Bilinsin ki, aklı kullanmaya engel olan, şeytanın vesvesesi ve işidir" (Kitabu't-Tevhid s. 136).

Yine Matüridi'ye göre aklı hata ve sürçmelerden korumak için ihtiyatlı davranmak, makûlün yanında nakle de dayanmak gerekir. O bu konuda şöyle der: "Kim nakle dayanarak aklı kullanmada dikkatli ve ihtiyatlı bulunmayı inkâr eder ve akıldan gizli kalan şeylerin mahiyet ve künhünü anlamak ister ve Hz. Peygamber'den bir işaret olmaksızın nakıs ve sınırlı aklıyla Allah'ın hikmetlerinin tamamını ihata etmeye çalışırsa, aklına zulmeder ve ona kaldıramayacağı şeyleri yüklemiş olur" (M. Ebu Zehra Tarihul-Mezahibil-İslamiyye fi's-Siyaset-i Vel-Akaid, s. 212-213).

Matüridî'nin elinde hocalarından okuyup rivayet ettiği İmam A'zam'ın risaleleri, Akaid'den, İlm-i kelama dönüştü. Bu risaleler inanılması lâzım gelen Ehli Sünnet akidesini açıklayan bilgiler idiler. Matüridî bunlarda beyan edilen akaidi başka nakli delillerle takviye etti ve aklı kesin delillerle destekledi. Akâid'in teferruâtını bürhanlarla kesinleştirip kuvvetlendirdi. O Maveraünnehir ülkesi ve diğer İslam bölgelerinde Ebu Hanife ekolünün kelamcısı Ehl-i Sünnet Vel-Cemaatın reisi oldu. Bu sebeple akaidte Hanefî mezhebi, Matüridi'ye nisbet edildi. Böylece, az bir kısmı hariç, Hanefî mezhebinde bulunan kelâmcılara Matüridiyye denildi. Ebu Hanife'nin ismi ancak Hanefî fıkıhçılarına nisbet edilmekle yetinildi. Bir çok kelâmcı ve araştırıcılar, Matüridiyye diye anılan bu Ehli Sünnet mezhebinin asıl kurucusunun İmam Matüridi değil, İmam A'zam Ebu Hanife olduğunu, Matüridî'nin ise onun yazdığı akaid esaslarını aklî ve naklî delillerle destekleyerek açıkladığını ifade ederler. Bazılarının iddia ettiği gibi Matüridî, İmam Eş'arî'ye bağlı bir kimse değil, İmam A'zam ve arkadaşlarının esaslarını tedvin ettiği Ehli Sünnet mezhebini açıklayan ve destekleyerek devam ettirenlerdendir.

İmam Ebul-Hasen el-Eş'arî ile İmam Ebu Mansur el-Matüridî, Ehli Sünnet akidesini yayma gayesinde ve pek çok izahlarının neticelerinde birleşiyorlarsa da; her ikisinin Kelâm metodları birbirlerininkinden az çok farklıdır. Şüphesiz her iki kelâmcı da Kur'an'ın ihtiva ettiği akaidi, akıl ve mantığı bürhanlarla isbat etmeye çalışıyorlardı. Çünkü selim akıl ile sahih nakil asla çatışmazdı. Fakat Matüridî, Eş'arî'nin verdiği önemden daha fazla akla değer veriyordu. Ona göre aklın daha çok değeri olduğuna şu örnekler delâlet etmektedir:

1- Her iki mezhebe göre; Allah'ın varlığını aklî delil getirerek bilmek farzdır. Matüridiyye'ye göre peygamber gönderilmezse bile Allah'ı aklen bilmek gereklidir. Allah'ı bilmenin vücubunu idrak eden akıldır. Akıl tek başına Allah'ın varlığını ve bunun vacib oluşunu bilebilirse de, peygamber gönderilmeden, Allah tarafından yapılması teklif edilen hükümleri tek başına bilemez. Allah'ı akılla bilmenin aklen vacib olduğu görüşü, Matüridilere İmam A'zam Ebu Hanife'den geçmiştir. Beyazî'nin (1098/1687) açıklamasına göre, Ebu Hanife "Akıl yaratıklara bakarak Büyük Yaratıcıyı bilmenin aleti olduğu için Allah'ı bilmemekte kimsenin mazereti olamaz" demiştir (Ebu Hanife'nin bu görüşleri için bk. Kemaleddin el-Beyazî, İşaratü'l-Meram, Mısır 1949/1368, s. 78).

Eş'arîler ise; akıl, Allah'ın varlığını ve birliğini bilmede alet olduğu halde, ona bu bilmenin vücubunu emreden akıl değil, Allah'tır. Allah'ın emri de vahiy ve şeriatla bilinir, diyorlar.

Matürîdîler de; Allah'ı bilmenin vücubunu emreden Allah ise de, akıl, Allah'ın koyup emrettiği bu vücubu bilebilir, diyorlar. Fakat, "akıllı bir kimsenin mazeretsiz olarak Allah'ın varlığına ve birliğine dair akli delil getirmeyi terketmesi haramdır. Aklî delili bir özrü olmadan terkeden günahkâr olur. Akıl tek başına Allah'ı bilebilir. Fakat teklifi hükümleri (insanların Allah tarafından mükellef tutulduklârı hükümleri) bilemez" düşüncesinde her iki mezheb de birleşiyorlar.

2- Matüridî, yine, hüsün ve kubuh meselesinde der ki: "Allah bir işi haddi zatında ve aslında güzel olduğu için veya faydası zararından daha çok olduğu için emreder. (Hüsün emrin medluldür) Allah'ın bir işi emretmesi, o işin aslında güzelliğine delâlet eder. Bir şey mahiyeti itibarıyla çirkin olduğu için Allah o şeyden nehyeder. Allah'ın bir şeyi nehyetmesi, o şeyin aslında çirkinliğine veya zararının faydasından daha çok olduğuna delâlet eder." Matüridi'ye göre hüsün ve kubuh açısından eşya ve işler üç kısımdır: a) İnsan aklının tek başına güzelliğini anladığı şeyler, b) Tek başına aklın çirkinliğini idrak ettiği şeyler, c) Tek başına insan aklının ne güzelliğini ne de çirkinliğini anlayamadığı şeyler, ki, bunların da güzelliği ve çirkinliği ancak Allah'ın emretmesiyle anlaşılır. Şu kadar var ki; aklın güzelliğini bildiği şeyleri bile Allah emreder, çirkinliğini bildiği şeylerden de Allah nehy eder. Aklın tek başına mükellef kılma ve sorumlu tutma hakkı yoktur. Dini sorumluluklarda sorumlu tutma hakkı yalnız Allah'ındır. Yegâne hüküm veren ve insanları mükellef tutan O'dur.

Eş'arîler ise; "eşyanın aslında ve fiillerin mahiyetinde güzellik ve çirkinlik yoktur. Allah emrettiği için bir şey güzeldir, nehyettiği için de çirkindir", derler. Aklın, fiillerin aslında güzellik ve çirkinliği idrak ettiğini kabul etmezler.

Mutezileye göre ise; aklın güzelliğini idrak ettiği şeyler, yine aklın mükellef kılmasıyla vacib olur. Çirkinliği anlaşılan işten de kaçınmak aklın teklifiyle vacib olur.

3- Eş'arî; "Allah Teâlâ, bir sebeb ve maksattan dolayı fiillerini işlemez (Allah'ın fiilleri, maksat, gaye ve illetlerle muallel değildir). Yani, Cenab-ı Hak bir şeyi sebeb, maslahat ve gayesiz olarak işler de; bir sebebe müstenid ve bir maslahata mebni işlemez. Çünkü o işlediğinden sorumlu tutulmaz. Ayetlerde geçen Allah'ın hikmetini de ilim ve iradesine irca eder.

Matüridi'ye göre, Allah kendisine hakim (hikmet sahibi) diyor. O halde O'nun hikmet sıfatı da vardır. Allah boş ve abes işlerden münezzehtir. Her işinde hikmet vardır. Yüce Allah, gerek teklifi hükümlerinde, gerekse yarattığı işlerinde bir zorlayan ve vacip kılan olmaksızın bu hikmeti murat etmiş ve kasdetmiştir. Çünkü O muhtar, serbestçe dileyen ve dilediğini işleyendir. Mutezile'nin dediği gibi, kullarının mesalihine riayet etmesi O'na vacip olmaz. Çünkü, vücub ve gerekli olma, iradeye aykırı olur ve başkasının O'nda hakkının olduğunu hatırlatır ve O'nun yaptığı şeylerden sorumlu olmasını gerektirir. Allah yaptığından sorumlu değildir.

4- Matüridiler, Allah'ın tekvin (halk) sıfatını, kudret sıfatından başka ezeli ve hakiki sıfat kabul ederler. Çünkü Allah, Kur'an'da kendisini halık (yaratıcı) olarak vasıflandırmıştır. Allah eşyayı kudret sıfatıyla değil, tekvin sıfatıyla yaratır, derler.

Eş'arîler ise, tekvin sıfatını, Allah'ın kudret sıfatının yaratacağı şeylere hadis olan bir taallûku olarak kabul ederler.

Görülüyor ki Matüridi'ler nakle bağlı kalmışlar ve bu başlılıktan taviz vermeksizin, nassların özüne uygun akli açıklamalarda bulunmuşlardır. İzmirli İsmail Hakkı'nın "Yeni ilm-i Kelâm" isimli eserinde Eş'ariyye ile Matüridiyye arasındaki farkları belirtirken; "Eş'ariyye indinde, tevbe-i ye's (bir kimsenin ölüm esnasında ilâhi azabı görürken tövbekâr olup iman etmesi) makbul değildir; Matüridiyye'ye göre ise makbuldür" (Yeni İlm-i Kelâm, I, 115) demesi tamamen yanlıştır. Çünkü Matüridilere göre de tevbe-i ye's asla makbul değildir.

Matüridî, Te'vilâtında; Ebul-Mu'in en-Nesefi, et-Tabsira' adlı eserin de tevbe-i ye'sin makbul olmayışının sebeplerini açıklarlar: "Çünkü bu iman korku ve azabı gidermek için inanmadır; çalışma ile erişilen iman değildir ki onun (ölenin) inanması ictihad (emek ve gayret ile husule gelen iman olsun..." (Te'vilat li-Ebi Mansur el-Matüridî, Kayseri Raşid Ef. Kütüphanesi No: 47 vr. 1829).

"Bir kimsenin ye's halinde veya ahirette azabı görürken iman etmesi geçersiz ve faydasız olur... (Tabsıratül-Edille, Raşid Ef. Küt. No: 496, vr. 86).

Tevbe-i ye'sin makbul olmayacağı hakkında Kötülükleri işleyip dururken ölüm bunlardan birine geldiği zaman şimdi tevbe ettim, diyenlerin tevbesi yoktur... " (en-Nisa, 4/18) Azabımızı gördükleri vakit iman etmeleri kendilerine fayda verecek değildir" (el-Mü'min, 40/85) gibi âyetler vardır. Matüridîler ayetlerin zahirine aykırı düşecek görüşlerde bulunmazlar.

İslâm tarihinde akaidi açıklayan itikadî mezhebler başlıca dörttür. Bunlar, Resulullah'ın ve Ashab-ı kirâmın akâidine ve üzerinde bulundukları yola yakınlıkları itibarıyla şöyle sıralanırlar:

a) Ehl-i Sünneti hassa denilen Selefiyye: Bunlar nassların zahirine bağlılığı ve teslimiyeti prensip edinmişlerdir. Kur'an'da bildirilen iman esaslarını akılla fazla irdeleyip kurcalamadan iman ederler.

b) Eş'ariyye: Nassları esas olarak alıp akli delillerle bunları desteklerler.

c) Matüridiyye: Bunlar da Eş'ariyye gibi kelâm metodunu kabul ederler. Kur'an ve sahih sünnette bildirilen akaidi daha fazla aklî ve kuvvetli delillerle desteklerler.

d) Mutezile: Bunlar aklı esas alıp nakil ile bunu desteklemeye çalışırlardı. Bazı araştırıcılar, akla bu kadar önem verdiği için Matüridiyye, Selefiyye'den daha çok Mutezile'ye yakındır demişlerdir. Dikdörtgen şeklinde bir alanın ucunda Selefiyye yani Ehl-i hadis; öteki ucunda Mutezile bulunur. Alanın Mutezileye bitişik 1/4'ünde Matüridiyye; Muhaddislerin yanında Eş'ariyye mevcuttur, demişlerdir.

Matüridî, nassların yardımıyla akli istidlalin gerekli oluşu prensibini tefsirinde de uygulamıştır. O "Tevilatü'l-Kur'an"isimli eserinde müteşabihleri muhkem ayetlere hamletmektedir. Yol bulabildiği vakitte Kur'an'ı Kur'an ile tefsir etmektedir. Çünkü Kur'an'ın bir kısmı diğer bir kısmıyla çelişmez. Eğer o (Kur'an) Allah'tan başkası tarafından olsaydı, elbette içinde birbirini tutmayan bir çok şeyler bulurlardı" (en-Nisa, 4/82). Matüridî, müteşâbih ayeti, dayanacağı bir muhkem ayet veya kat'i bir delil bulamazsa te'vil etmekten kaçar. Müteşabih ayetleri te'vil hususunda takib edilen bu metodu Eş'ari de kullanmıştır. Ancak Eş'ariyye ve Matüridiyye kelamcılarının müteahhirini, halk yanlış yorumlayarak teşbihe düşmesinler diye müteşabih ayetleri te'vil etmişlerdir. Bu te'villerinde bu ayetlerin kesin anlamı olmadığını, ihtimal dairesi içinde olduğunu belirtmişlerdir.

Matüridiyye Mezhebini Geliştirenler:

Matüridi'nin akaid ve kelam metodu bizzat bu ekole bağlı olan müelliflerin eserlerinden öğrenilmektedir. Matüridî pek çok eser telif etmiştir. Ancak bunlardan pek çoğu kaybolmuş, günümüze kadar ancak iki tanesi gelebilmiştir:

Bunlardan birisi "Tevilâtü'l-Kurân "diğeri adı "Te'vilatü Ehli's-Sünne"dir. Dünya kütüphanelerinde elli tane kadar nüshası olduğu sanılmaktadır. Hemen hemen İstanbul'un her kütüphanesinde bir nüshası mevcuttur. Dirayet usulünü takip eden çok kıymetli bir Kur'an tefsiridir. Müellif münasebet düştükçe akaid konularına çok yer ayırır ve bid'at mezheblerinin görüşlerini reddeder. Bu bakımdan Matüridiyye akaidine ait kıymetli bir kaynak sayılır. Bu eser, Ebu Bekir Muhammed b. Ahmed es-Semerkandî (v. 533/1158) tarafından şerh edilmiştir. Bir nüshası şehid Ali Paşa kütüphanesinde No: 283 mevcuttur. Matüridi'nin diğer eseri Kitabü't-Tevhid olup, dünyadaki tek nüshası Cambridge Üniversitesi kütüphanesinde 3651 numarada kayıtlıdır. Dr. Fetullah Huleyf tarafından tahkik edilerek 1970 de Beyrut'ta bastırılmıştır.

Matüridiyye mezhebini geliştiren ve zirvesine çıkaran alim Ebul-Mu'in Meymun b. Muhammed en-Nesefi'dir (417-508/1024-1115). Matûridiyye'nin yetiştirdiği en büyük kelamcıdır. Nesefi, İmam Matüridi'nin görüşlerine (Mukallidin imanı hakkındaki görüşü hariç) bağlı kalmıştır. Eş'ari kelamında Ebu Bekir el-Bakıllani (v. 403/1013) ve Gazzali (505/1111)'nin değeri ne ise Matüridi kelamında da, Nesefi'nin değeri aynıdır. Matüridi'nin kitablarının özellikle Kitâbü't Tevhîdinin iyi anlaşılması için Nesefi'nin Tabsiratül-Edille, isimli kitabı bir anahtar mesanesindedir.

Nesefi'nin diğer bir kitabının ismi "et-Temhid li-Kavaidi't-Tevhid"tir. Bu kitabın İstanbul Kütüphanelerinde bir kaç nüshası vardır. Mesela Beyazıd Küt. No: 3078,158. (vr.) Nesefî'nin Bahrul-Kelâm fi Akaidi Ehli'l İslâm isimli kitabı ise Konya'dan Ali Ramazan Hadimi tarafından 1327-1329/1911 de bastırılmıştır. Bu kitap yine aynı yılda Kahire'de de basılmıştır.

Matüridiyye kelâmına hizmet eden başka Nesefîler de yetişmiştir. Nesefi Semerkant ile Ceyhun nehri arasında bulunan bir şehirdir. Ortaçağda bu şehirde İslâmî ilimlerin her dalında eser telif etmiş pek çok alim yetişmiştir. Ebu Hafs Necmeddin Ömer en-Nesefi (v. 537/1142) Burhanuddin en-Nesefi (687/1289) Ebul-Berekat en-Nesefi, Matüridiyye mezhebine hizmet eden büyük âlimlerdendir. Bu sonuncusunun "Medariku't-Tenzil ve Hakaiku't Te'vil" isimli tefsiri. pek meşhurdur. Tefsirin muhtelif yerlerinde Matüridî kelâmına ait görüşler yer alır.

İmam Ebu Mansur Matüridî, bir müminin inancını akli delile dayanmadan körü körüne taklid eden kimsenin (mukallidin) imanının, kuvvetli bir temele dayanmadığı için, makbul olmadığını söylemiştir. Matüridînin bu konudaki görüşleri, Nesefi'nin Tabsiratül-Edille'sinde şöyle dile getirilir: "Delilsiz olduğu için mukallidin tasdiki faydalı olmaz. Çünkü sevap kulun çektiği meşakkat karşılığında verilir. Mukallidin, imanın aslını kazanmasında sıkıntısı yoktur. Bilakis, imana ulaşmada delil getirme ve şüphe ile kesin delilleri ayırdetmede düşünmenin kaidelerini gözetip nazar ve teemmüle alışarak karşılaşılan kuşkuları gidermek için sıkıntı çekilir... Kişi emek ve gayretini sadece peşin lezzetleri elde etmek için harcar, yalnız kendisini geçici dünya ile faydalanmaya terkeder, sonra hiç bir sıkıntıya göğüs germeksizin külfet ve meşakkate katlanmaksızın iman ederse, sevap elde edemez ve bu imanının faydasını görmez. Nitekim önceden istidlali olmadığından dolayı, azabı görürken inananın bu imanı kendisine fayda vermez" (Tabsıratü'l-Edille, Raşid Ef. Küt. No: 496, vr. 86; Fatih Küt. No: 2907, vr. 96-10). Matüridi'nin bu görüşüne başta Nesefi olmak üzere hiç bir Matüridiyye kelâmcısı katılmamıştır. Çünkü iman Allah'ı ve Resulünün Allah tarafından getirdiklerini tasdik etmektir. Kalbte şüphesiz kesin tasdik bulunup bunun zıddı tekzib gelmediği müddetçe iman makbuldur. Gücü yettiği halde Allah'ın varlığına deliller getirmeyi terkeden mümin, günahkâr olur.
6
Dini Bilgi ve Eğitim / Eşariyye - Ehli Sünnet itikat mezheplerinden biri
« Son İleti Gönderen: Rahmet Forum Ocak 02, 2018, 10:39:00 ÖÖ »
Ebu'l-Hasen el-Eş'ârî'nin (324/935-36) öncülüğünü yaptığı, kelâm metodunu benimseyen kelâm ekolü. Çoğulu "Eşâ'ira" gelir.

Eş'ariyye ismi, her ne kadar, Ehl-i Sünnete mensup iki ekolden birisinin ismi olsa da, bu ekolün ortaya çıkışı dikkate alındığında, ehl-i bidata mukabil kullanılması itibariyle genel anlamda Mâtûridîyye'yi de içine alarak, Ehl-i Sünnet'in genel ismi olarak anlaşılmaktaydı. Zira, o yıllarda akaidin önemli meselelerinden birini teşkil eden Allah'ın sıfatları meselesinde birbirine zıt iki görüş ileri sürülüyordu. Bunlar, sıfatları kabul eden Selefiyye görüşü ile onların bir kısmını kabul etmeyen Muattıla görüşü idi. Selefiyye'ye sıfatları kabul etmesi sebebiyle "Sıfâtiyye" deniliyordu. Eş'ârî Selefiyye'ye geçtikten ve Eş'ariyye ekolünün temsilcisi olduktan sonra, sıfatları kabul eden Ehl-i Sünnete "Eş'ârîyye" denilmiştir. İşte bu bakımdan Eş'ârîyye, ehl-i bid'ata mukabil olarak kullandığı takdirde Maturidiyye'yi de içine almaktadır (Bekir Topaloğlu, Kelam İlmi 153. Ayrıca kaynaklar için bk. Şehristânı, el-Mile'l 1/92-93; İzmirli, Yeni İlm-i Kelâmı/l 10).

Eş'ârîyye Mezhebi, Mu'tezile'ye karşı bir anti-tez olarak doğmuş ve selef akidesini esas almıştır. Fakat, akaid meselelerinin ele alınışında kelâmı bir istidlâl kullanılmış, te'vile yer verilmiştir. Eş'ariyye'ye mensup kelâm âlimleri zamanla te'vile daha çok yer vermişler, zaman zaman da kelamda yenilikler yaparak, Kelâm ilmini felsefe ile meselelerini tartışabilecek bir güce kavuşturmuşlardır. Gazzâlî'nin faaliyetleri bu hususun en canlı örneği olarak ele alınabilir. Kısacası, Eş'ârî kelâmında aklın büyük önemi vardır. Zira, ortaya çıkışındaki ortamda bunun böyle olmasını zorunlu kılıyordu .

Eş'ârîyye ekolü önce Irak ve Suriye'de yayılmış daha sonra da Nizamiye medreselerine Eş'ârî âlimlerinin tayin edilişiyle geniş bir alana yayılma imkânı bulmuş ve Mısır ile Mağrîb ülkelerine kadar yayılmıştır.

Eş'ârî'den sonra bu ekole mensup olarak, ortaya atılan fikirleri geliştiren âlimler arasında şunları saymak mümkündür: Ebû Bekir el-Bâkıllânî (403/1012-1013); İmâmu'l-Haremeyn Cüveynî (478/1085-86); Ebû Hâmid Gazzâli (505/1111); Şehristânî (548/1153-54); Fahru'd-din Râzı (606/1209-10); Sayfullah Âmidî (631/1233-34); Beydâvî (685/1286 -87); Sa'dud-din Teftâzânî (793/139091); Seyyid Şerif Cürcânî (816/141314); Celâlu'd-din Devvânı(908/1502503).

Eş'ârîyye ekolünün genel görüşlerine gelince; Bunları bir fikir vermesi açısından ana hatlarıyla şöyle sıralanabilir: Ancak bu görüşleri tam anlamıyla ifade edebilmek için dayandıkları esaslar ve istidlâl yollarıyla, delilleriyle ele almak en doğru yol olacaktır. Bu da burada mümkün olmadığı için bunları ana başlıklarıyla verme yolunu tercih ediyoruz.

1. Ma'rifetullah: Akıl hiç bir şeyi vâcip kılamaz. Akıl, Allah'ı bulabilecek güçte bile olsa, Allah'ı bilmek şer'an vaciptir. Aklen bir vucûbiyyet yoktur. Şeriattan, dinden- haberi olmayan insan, hiç bir şeyden sorumlu değildir.

2. Nübüvvet: Nübüvvet için erkek olmak şart değildir. Kadında peygamber olabilir.

3. Cüzi İrade: Cüzi irade müstakil değildir, onu da Allah yaratır.

4. Kesb: Kesb, insan gücünün, güç yetirilen şeyle birlikte olmasıdır. Eş'ârîyye ekolünde kesb anlayışı kapalı bir şekilde anlatılmıştır. Bu yüzden anlaşılması diğer meselelere göre daha zordur.

5. Husn ve Kubh: Husn ve kubh şer'îdir, akıl ile idrak olunamaz. Ancak Allah'ın emir ve yasağı ile bir şeyin iyi ya da kötü olduğu bilinir. Bir şey emredilmiş ise iyidir, nehyedilmiş ise kötüdür. Emir ve nehiy olmadan iyilik ve kötülük bilinemez.

6. Tekvin: Tekvin hakiki bir sıfat olmayıp, itibarı bir sıfattır, kudret sıfatının bir taallukudur.

7. Sebep ve Hikmet: Allah'ın fiilleri bir hikmete göre olmadığı gibi bir sebebe de bağlı değildir. Çünkü Allah, yaptıklarından sorumlu değildir.

8. Güç Yetirilemeyen Şeyle Teklif: Allah'ın insanın gücünün dışında kalan bir şeyin yapılmasını emretmesi ve kullarını bununla mükellef tutması caizdir. Ama böyle bir durum vaki olmamıştır.

9. İbadet Mükellefiyeti: Kâfirler iman etmekle mükellef oldukları gibi, ibadet etmekle de mükelleftirler. İbadet etmedikleri için ayrıca ceza göreceklerdir.

10. İrtidad: Dinden çıkmış olan, yeniden iman ederse amelleri de kendisiyle geriye dönmüş olur.

11 . Kelâm-ı Nefsı: Kelâm-ı Nefsî'nin işitilmesi caizdir.

12. Kur'an-ı Kerîm: Kelâm-ı nefsî durumundaki Kur'an mahluk değildir. O Allah'ın kelâmıdır. Ses ve harflere muhtaç değildir. Elimizde bulunan mushaf ise, ses ve harflere muhtaç olan kelâm-ı lâfzîdir ve mahluktur. Allahu Teâlâ şöyle buyurur: "Bir şeyi(n olmasını) dilediğimiz zaman sözümüz ancak ona "ol" dememizden ibarettir. O da derhal oluverir" (en-Nahl, 16/40). Kur'an yaratılmış olsa idi, Allah kendi sözü olan Kur'an'a ol demiş olacaktır. Halbuki "ol' sözü de Kur'ân'dadır.

13. Ezelde Ma'dûma Hitab: Yüce Allah'ın hitabının ezelde ma'duma (yokluk) taalluk etmesi caizdir. Buna göre Yüce Allah ezelde mütekellimdir.

14. Tevbe-i Ye's: Ümitsizlik halinde yapılan tevbe makbuldur.

15. Şefaat: Şefaat haktır ve kıyamet günü gerçekleşecektir.

16. Rü'yet: Yüce Allah'ın ahirette mü'minler tarafından gözle görülmesi mümkündür ve görülecektir. Bu hem aklı deliller hem de naklî deliller ile desteklenmiştir. Allahu Teâlâ Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurur: ''O günde (kıyamette) peygamberlerin velilerin ve müminlerin yüzleri apaydınlıktır. Rablerine orada hiçbir engel olmaksızın bakıcıdırlar'' (el-İnsân, 75/22-23).
7
Dini Bilgi ve Eğitim / Selefiyye - Ehli Sünnet itikat mezheplerinden biri
« Son İleti Gönderen: Rahmet Forum Ocak 02, 2018, 10:37:56 ÖÖ »
islam ansiklopedisi - Necip TAYLAN

Daha çok bir Kelam ilmi terimi olarak kullanılan bu kelime, Selef'in mezhebi ve görüşü anlamına gelir. Akaid konu ve meselelerinde nass (Kur'an-ı Kerim ve Hadis) da varid olan hususları müteşabih olanlar da dahil olmak üzere, olduğu gibi kabul edip, teşbih ve tecsime (benzetme ve cisimlendirme) düşmemekle birlikte, te'vile (yoruma) de başvurmayan Ehl-i Sünnet-i Hassa'ya selefiyye denmiştir. Bunlar, Hz. Peygamber ile Sahabenin akaid (inanç) hususlarında takib ettikleri yolu olduğu gibi izleyenler diye bilinir.

Tâbiîn mezhep imamları, önde gelen fakihler ve muhaddisler Selefiyye içinde kabul edilirler. Hicrî dördüncü yüzyılda Eş'arî ve Maturidî tarafından Ehl-i Sünnet Kelâm ilmi kuruluncaya kadar yaşamış olan bütün Ehl-i Sünnet âlimleri Selefin görüşlerini paylaşmışlardır.

Selefiyye, ayrıca, bir görüş (mezhep) halinde hicri IV. yüzyılda ortaya çıkmış ve Hanbelî mezhebi mensupları tarafından ortaya atılıp savunulmuş bir görüşü de ifade eden bir terimdir. Bu anlamıyla Selefiyye mezhebi, Selefin akidesini canlandırmayı hedef edinir. Söz konusu mezhep VII. hicrî asırda kuvvetlenmiş, özellikle İbn Teymiye tarafından bu mezhebe yeni fikirler ilave edilmiştir.

Selefiyye, metod olarak nakle ve nassa kesin olarak bağlılığı kendilerine gaye edinmişler, tartışmayı gerektirecek ve çözümü zor olan mesele ve konular ile uğraşmamışlardır. Âyetlerde ve Sünnette bulunan her şeye, meselâ; habere ait sıfatlara ve müteşabihat dahil tartışma götürebilecek konulara teslimiyetle iman etmişlerdir; teşbihten kaçındıkları gibi te'vile (yorum)'de gitmemişlerdir.

Selefiyye, İslâm'a, Yunan düşüncesinin tesiriyle sonradan sokulduğunu kabul ettikleri mantık akıl metodlarını, Sahabe ve Tâbiînin bunları bilmediğini ve kullanmadığını ileri sürerek benimsemezler. Bu sebeple, Mutezile mezhebi ve diğer mezheplerin aksine, mantıkî münakaşa (cedel) ve akıl yürütme metodunu kullanmayıp; akidenin esaslarını sadece Kitap (Kur'an) ve Sünnetten hareketle tesbit ve tayin etmenin gerekliliğini savunmuşlardır. Yani, inanç esaslarının kaynağı nass'lar olduğu gibi; bunların delilleri de oradan çıkarılmalıdır. Bu sebeple Selef mezhebi, Kur'an ve Sünnette yani nass'ta Allah'ın sıfatları ve fiilleri ile ilgili hususları, mecazi manasına bakmaksızın, olduğu gibi kabul ederler; onları te'vil ve yoruma gerek duymazlar.

Selefiyye, sadece kendilerinin takib ettikleri yolun Kur'an yolu ve metodu olduğunu kabul eder. Onlara göre Kur'an'da İslâm dinine ve Allah'ın yoluna davetin metodu gösterilmiştir:" Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et; onlarla, en güzel tarz hangisi ise onunla mücadele et" (en-Nahl, 16/125).

Görüldüğü gibi, âyette, irşad için; hikmet, güzel öğüt ve cedel olmak üzere üç derece bulunmaktadır. Hikmet; düşüncede ve fiilde hakikate ulaşmak demek olup, hakkı arayan iyi niyetli kimselere uygulanır. Doğruyu kabul eden, fakat nefsinin arzularına uyanlara güzel nasihat ve bunların hiç birine sahip olmayanlara ise, durumuna göre cedel metodu uygulanacaktır (Bekir Topaloğlu, Kelam İlmi (Giriş), İstanbul 1987, s. 87 vd.).

Mu'tezile ekolünün akaid konularındaki aklî yorum ve izahlarına karşı çıkan ve özellikle nass'daki müteşabih (farklı anlayış ve yoruma müsait) ifadelerin te'viline şiddetle muhalefet eden Selef âlimlerinin akaid sistemlerini şu yedi temel prensip karakterize etmektedir:

1- Takdis: Cenab-ı Allah'ı şanına uygun düşmeyen şeylerden tenzih etmek.

2- Tasdik: Kur'an-ı Kerim ve hadislerde Allah'ın isim ve sıfatları hakkında nasıl bir ifade kullanılmış ve ne söylenmişse, onları olduğu gibi kabul etmek; yani, Allah'ı bizzat kendisinin ve peygamberinin tanıttığı gibi bilip tasdik etmek.

3- Aczini itiraf etmek: Bilhassa nass'ta geçen müteşabih ifadeler konusunda tevil ve yorum yapmadan, bu konuda aczini kabul etmek.

4- Sükût (susmak): Yine nass'ta geçen müteşabih ifadeleri anlamayanların, bunlar hakkında soru sormayıp susmaları.

5- İmsak (uzak tutma): Müteşabih ifadeler üzerinde yorum ve te'vilden kendini alıkoymak.

6- Keff: Müteşabih olan hususlarla zihnen bile meşgul olmamak.

7- Ma'rifet ehlini teslim: Müteşabihe giren konuları bilmesi mümkün olan Hz. Peygamber, Sahabe, evliya ve mütehassıs âlimlerin söylediklerini kabul ve tasdik etmek (İsmail Hakkı İzmirli, Yeni İlmi Kelam, İstanbul 1339/1341, I, s. 98 v.d.; Neşet Çağatay - İ. Agah Çubukçu, İslâm Mezhepleri Tarihi, Ankara 1976, s. 191).

Dördüncü hicrî yüzyıldan sonra Selef inancını özellikle Hanbelî mezhebine bağlı olan ulema devam ettirmiştir. Selefiyenin müteahhirinini yani sonraki dönem temsilcilerini İbn Teymiye (751/1350), İbnül-Vezir (840/1436) ve Şevkânî (1250/1834) gibi alimler teşkil eder.

Son derece muhafazakâr bir özellik gösteren Selef akidesi, halk tabakası (avam) için en sade ve güvenilir bir yol olarak kabul edilmiştir. Ancak çeşitli felsefe ve kültürleri tanımış olanlar için, Selefin bu metodu yeterli görülmemiş; bunlar için Ehl-i Sünnet kelamcılarının metodu daha uygun bir yol olarak gösterilmiştir.

Selefiyye mezhebi müstakil ve birlikli bir mezheptir. Ancak, konu ve meseleleri kısa (icmali) ve geniş, teferruatla ele almaları bakımından iki kısma ayrılabilir. Önceki, yani ilk dönem (Mütekaddimîn) Selefiye, icmal ile yetindikleri halde; daha sonraki (Müteahhirûn) Selefiye, tafsile önem vermiştir. Selefiye mezhebine dair ilk bilinen eser İmam Ebu Hanife'nin Fıkh-ı Ekber'idir. Tafsile itina edenlerin başında İbn Teymiye bulunur. Selefiye mezhebine mensup olanların hepsi Ehl-i Sünnettendir (İsmail Hakkı İzmirli, a.g.e., I, s. 105 v.d.).
8
Dini Bilgi ve Eğitim / VASİYYET - Ebu Hanife
« Son İleti Gönderen: Rahmet Forum Ocak 02, 2018, 10:35:08 ÖÖ »
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

İman; lisan ile ikrar, kalb ile tasdiktir. Sadece ikrar iman olmaz. Çünkü sadece ikrar iman olsaydı, bütün münafıkların mü’min olmaları gerekirdi. Keza sadece tasdik de iman olmaz. Eğer sadece tasdik iman olsaydı, bütün kitap ehlinin mü’min olması gerekirdi. Halbuki Allah; "Allah şahitlik eder ki, münafıklar yalancıdırlar."(1) ve "Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler Peygamberi oğullarını tanır gibi tanırlar."(2) buyurmaktadır.

İman artmaz ve eksilmez. Çünkü, imanın artması ancak küfrün azalmasıyla; eksilmesi de küfrün artmasıyla tasavvur olunabilir. Bir şahsın aynı durumda mü’min ve kafir olması nasıl mümkün olur? Mü’min gerçekten iman eden, kafir de gerçekten inkar eden kimsedir. İmanda şüphe olmaz. Zira Yüce Allah "Onlar gerçekten müminlerdir"(3) ve "Onlar gerçekten kafirlerdir."(4) buyurmaktadır.

Hz. Muhammed’in ümmetinden asi olan kimselerin hepsi gerçekten mü’min olup, kafir değillerdir.

Amel imandan ayrı, iman da amelden ayrı şeylerdir. Mü’minin bir çok zaman bazı amellerden muaf tutulması bunun delilidir. Bu muaflık halinde mü’minden imanın gittiği söylenemez. Adet gören bir kadın, namazdan muaftır. Fakat, ondan imanın kaldırıldığını, yahut imanın terkedilmesinin emredildiğini söylemek caiz değildir. Şari' o kimseye "Orucu terket, sonra da kaza et," demiştir. Fakat "İmanı bırak, sonra kaza et," denilmesi caiz değildir. Fakirin zekat vermesi gerekmez, demek caizdir. Fakat fakirin iman etmesi gerekmez demek caiz değildir.

Hayrın ve şerrin takdiri Allah’tandır. Eğer bir kimse hayır ve şerrin takdirinin Allah’tan başkasından olduğunu söylerse, o kimse Allah’ı inkar ve tevhid inancını iptal etmiş olur.

Ameller; fariza, fazilet ve masiyet olmak üzere üç kısma ayrılır. Farizalar, Allah’ın emri, dilemesi, muhabbeti, rızası, kazası, kudreti, ilmi, muvaffak kılması, yaratması ve Levh-i Mahfuz’da yazması iledir. Fazilet (farz olmayan ameller) Allah’ın emri neticesi olan amel değildir. Eğer öyle olsaydı, fariza olurdu. Fakat fazilet olan ameller Allah’ın dilemesi, muhabbeti, rızası, kaderi, kazası, hükmü, ilmi,muvaffak kılması, yaratması ve Levh-i Mahfuz’da yazması neticesidir. Ma’siyet olan amel Allah’ın emri neticesi değildir, fakat Allah’ın muhabbeti, rızası ve muvaffak kılması olmaksızın; dilemesi, kazası, takdiri, hızlanı (yardıma ihtiyaç duyulduğu anda yardımı kesmek), ilmi ve Levh-i Mahfuz’da yazması iledir.

Allah’ın ihtiyacı olmaksızın Arş üzerine istiva ve istikran vardır. Muhtac olmaksızın arşı ve başkalarını muhafaza eder. Eğer Allah’ın ihtiyacı olsaydı, mahluklar gibi alemi icad ve tedbire kadir olamazdı. Oturmak ve karar kılmaya muhtaç olsaydı, Arş’ın yaratılmasından önce Allah’ın nerede olduğu sorusu ortaya çıkardı. Yüce Allah bundan münezzehtir.

Kur’an, Allah-u Taala’nın mahluk olmayan kelamı, vahyi, tenzili, ilahi zatının aynı olmayan, zatından da ayrı düşünülemeyen kelam sıfatıdır. O, mushaflarda yazılı dille okunur, kalplerde yer tutmaksızın muhafaza edilir. Mürekkep, kağıt ve yazıların hepsi mahluktur. Zira bunlar kulların fiilleri sonucudur. Fakat Allah’ın kelamı mahluk değildir. Yazılar, harfler, kelimeler, işaretler kulların anlama ihtiyacından dolayı manaya delalet eden şeylerdir. Allah’ın kelamı zatıyla kaim olup, manası bu delalet edici şeylerle anlaşılır. Allah’ın kelamının mahluk olduğunu söyleyen kimse kafir olur. Allah-u Taala daima kendisine ibadet edilendir. Kelamı ise kendisinden ayrılmaksızın okunan, yazılan ve hıfzolunandır.

Peygamberimiz Hz. Muhammed’den sonra bu ümmetin en faziletlisi Ebu Bekr es-Sıddik, sonra Ömer, sonra Osman, sonra da Ali’dir (Allah hepsinden razı olsun). "İlk önce iman edenler, herkesi geçenlerdir. Allah’a yakın olanlar onlardır. Onlar Naim cennetlerindedir." (5) ayeti bu hususu ifade eder. Önceliği olan herkes daha faziletlidir. Onları her mü’min ve müttaki sever, buğzedenler münafık ve kötü kimselerdir. Kullar amelleri, ikrarları ve marifetleri ile mahlukturlar. Fail mahluk olunca onun fiillerinin evleviyetle mahluk olması gerekir.

Allah-u Taala mahlükatı aciz ve zayıf oldukları halde güçleri olmaksızın yaratmıştır. Onların yaratıcı ve rızıklandırıcısı "Sizi yaratan, sonra besleyen, sonra sizi öldüren, sonra dirilten Allah’tır."(6) ayetine göre Allah-u Taala’dır. Helal kazanç ve helalinden mal biriktirmek helaldir. Haramdan mal biriktirmek ise haramdır.

İnsanlar üç kısma ayrılır: İmanında samimi olan mü’min, küfründe direnen inkarcı kafir ve nifakında sebat eden iki yüzlü münafık. Allah-u Taala mü’mine ameli, kafire imanı, münafığa da ihlası farz kalmıştır. "Ey insanlar; Rabbinizden korkun"(7) ayetinde mü’minler, "Allah’a itaat edin, "Ey kafirler; Allah’a iman edin", münafıklar; ihlaslı ve samimi olun,” manası vardır.

İstitaat (kulun fiili için gerekli güç) fiilden önce de sonra da değil, ancak fiille beraberdir. Eğer istitaat fiilden önce olsaydı, kul ihtiyacı anında Allah’tan müstağni olurdu. Bu ise "Müstağni" olan Allah’tır. Sizler ise muhtaçsınız."(8) ayetine muhalif olurdu. İstitaatin fiilden sonra olması, fiilin takat ve istitaatsız meydana gelmesini gerektireceği için muhaldir.

Mestler üzerine meshetmek varid olan hadise göre caiz olup; mukim için bir gün bir gece, yolcu için üç gün üç gecedir. Hadis, mütevatire yakın olduğu için inkar edenin küfründen korkulur. Seferde namazları kısaltmak ve oruç tutmamak ruhsattır. "Sefere çıktığımız zaman namazı kısaltmanızda beis yoktur."(9) ve "içinizden kim hasta olur veya seferde bulunursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde oruç tutar."(10) ayetleri bu hususu ifade etmektedir.

Allahu Taala "Kalem'e yazmasını emretmiş, Kalem de “Ne yazayım ya Rabbi” demiştir. Allah-u Taala da ona “Kıyamete kadar olacak şeyleri yaz,” buyurmuştur.(11) “Onların işledikleri her şey defterlerde kayıtlıdır. Küçük, büyük her şey yazılıdır."(12) ayeti bunu belirtmektedir.

Şüphesiz kabir azabı vardır. Münker ve Nekir suali haktır. Bu konuda hadisler varid olmuştur. Cennet ve Cehennem haktır. Ve ehli için yaratılmıştır. Allah mü’minler için Cenneti "Müttakiler için hazırlanmıştır."(13) kafirler için de Cehennemi "Kafirler için hazırlanmıştır."(14) ayetlerınde yarattığını belirtmiştir. Allah Cennet ve Cehennem’i sevap ve ceza için yaratmıştır. Mizan haktır. "Kıyamet günü adalet terazilerini kuracağız. Hiç bir kimse, hiç bir şeyde haksızlığa uğramayacaktır."(15) ayeti bunu ifade eder. İnsanın kitabını (amel defterini) okuması haktır. "Kitabını oku! Bu gün senin nefsin kendi hesabını görmek için kafidir."(16) ayeti bunun de]ilidir.

Allah bu nefisleri ölümden sonra da ellibin sene miktarınca tutan günde; ceza, sevap ve hakların edası için diriltir. "Şüphesiz, Allah kabirlerde bulunanları diriltecektir."(17) ayeti bu hususu belirtir. Cennet ehlinin Allah-u Taala’ya keyfiyet, teşbih ve cihet olmadan mülaki olmaları haktır. Peygamberimiz’in (Allah salat ve selam eylesin) şefaati büyük günah işlese de Cennet ehli olan her mü’min için haktır. Hz. Aişe, Hz. Hatice’den sonra kadınların en faziletlisi, mü’minlerin annesi, zinadan uzak, rafızilerin iftira ve iddialarından beridir. Kim ona zina isnadında bulunursa, kendisi zina mahsülüdür.

Cennet ehli Cennet’te, Cehennem ehli de Cehennem’de ebedi kalacaklardır. Allah-u Taala mü’minler için "Onlar Cennetliklerdir, orada ebedi kalacaklardır."(18) kafirler için de “Onlar Cehennemliklerdir, orada ebedi kalacaklardır.”(19) buyurmaktadır.


----------------------------
1. el-Münafikun, 1.
2. el-Bakara, 146.
3. el-Enfal, 4.
4. en-Nisa, 151.
5- Vakıa 10
6- Rum 40
7-Hacc 1
8. Muhammed. 38.
9. en-Nisa, 101.
10. el-Bakara, 184.
11. Ebu Davud, es-Sünne. 16: et-Tirmizi, el-Kader, 17; İbnu Hanbel, el­Müsned, V/2 17, 218, 219.
12. el-Kamer, 52, 53.
13. Ali İmran, 133.
14. el-Bakara, 24.
15. el-Enbiya, 47.
16. Ali İmran, 116.
17. et-Tirmizi, el-Kader, 17.
18. İbn Hanbel, el-Müsned, V, 217,218,219.
19. Ali İmran, 116.
9
Dini Bilgi ve Eğitim / BED'ÜL EMALİ ( Siracüddin Ali b. Osman El Fergani -El Uşi )
« Son İleti Gönderen: Rahmet Forum Ocak 02, 2018, 10:32:36 ÖÖ »
1- Allahın kulu "Aliyyul Öşi", akaid ilmi hakkında yazmış olduğu inciler gibi manzum eseri olan "Emali"nin başında şöyle diyor:
2-   Mahlukatın   ilahı   olan   Mevlamız,   kadimdir   (ezelidir),  kamil sıfatlarla sıfatlanmıştır. (O varken hiçbir şey yoktu.)
3- O diridir, her şeyi tedbir edendir (gereği gibi deveran ettirendir). O Haktır. Her işi takdir eden, celal (azamet) sahibidir.
4-  Hayrı ve çirkin olan şerri irade eder. Fakat kötü işlerden razı değildir.(İrade etmekle, razı olmak arasında fark vardır. Allah, kullarını imtihan için hayır ve şerri, iman ve küfrü yaratmış ve böyle bir imtihan murad etmiştir. İradesine göre her şey meydana gelmektedir.  Fakat şerlerden ve küfürden razı değildir.)
5-  Allahın sıfatları, zatının aynısı değildir. Zattından başka olan, ayrılıp giden yabancılar da değildir. (Allahın zatı ile sıfatları birbirinden ayrı şeyler olmakla birlikte, birbirinden ayrılan ve uzak olan şeyler değillerdir. Ezeli ve ebedidirler.)
6- Allahın zatı sıfatları ve fiili sıfatlarının tamamı kadimdir, zattan ayrılmaktan, yok olmaktan korunmuştur. (Sıfatları Allahtan ayrılsa, bu takdirde noksanlık olmuş olur. Allahu
Teala bütün noksanlıklardan münezzehtir.)
7-  Allahu Teala'yı, "şey" diye isimlendiririz fakat şu eşya gibi değildir. Zat diye de isimlendiririz. Öyle zat  ki altı yönden halidir. (Üst, alt, ön, arka, sağ, sol, bu yönlerde bulunmaktan münezzehtir.
Allahu Teala, Kur'anında kendi hakkında 'şey' tabirini kullanmaktadır.)
8-  Alin en hayırlısı olan, basiret ehli olan (ehli sünnet) alimlerine göre isim müsemmanın gayrisi değildir. (Zeyd, ismi söylenince akla o ismin sahibi gelmektedir. Bazıları derki isim ile müsemması aynıdır.
Mesela kişi 'Ayşe'yi boşadım’ dese, o isimdeki hanımı boş olur.)
9-  Rabbim, cevher ve cisim değildir. Şumül sahibi olan bütün ve kısım da değildir. (Bütün olan şey parçalara bölünür, parçalar birleştirilip bütünü meydana getirir. Allahu Teala böyle özellikte olsa o bütünü meydana getiren şeylere muhtaç olurdu ki, ilah olan böyle durumlardan münezzehtir. Cisimler, cevherlerden meydana gelir. Cevher asıl madde olup artık bölünemeyen cüzdür. Bunlar maddenin vasıfları   olup  hepsini   yaratan  Allahu  Teala   bunlara  benzemekten münezzehtir.)
10-  Ey dayı oğlu! Zihinlerde bölünme vasfı olmayan cüz sabittir. (Dayı oğlundan kasıt ehli  sünnet olandır.  Bölünmekte son noktaya ulaşan cüze, Cüz'ün la yetecezzâ denir. Bölünmekte son noktaya ulaşan bu cüzü, aklen isbat etmekle kâinatın yaratılışının nasıl olduğunu anlamamız biraz mümkün olur.O cüzleri birleştirmeye kadir olan Allahu Teala, onları bir birinden ayırmaya da kadirdir.)
11-  Kur'an mahlûk değildir. Söz bakımından Rabbin kelamı, yüce oldu. (Kuran Allahın kelam sıfatının zuhurudur, Eldeki mushafı şerif  bu kelama delalet eder. Onu inkar, Allahu Teala'nın kelam sıfatını inkar olup küfürdür. Allahın zatında olan kelamı kadim, ezeli ve ebedidir.
Mahlûkatın kelamına benzemez. Ona mahluk denmez. Eldeki Mushâflar ise mahluktur.)
12-  Arşın  Rabbi, arşın fevkindedir. Fakat yerleşmek ve bitişmek vasfı olmaksızın. (Arş ve diğer mahlukat yok iken de Allah var idi. Sonradan arşı yaratmakla Allah'ta bir ihtiyaç veya yeni bir kemalat ortaya çıkmış değildir.  İnsan vasfı olan oturmak ve yerleşmek gibi
şeylerden de münezzehtir.)
13-  Rahman Teala'yı hiçbir şekilde (mahlukatına) benzetmek doğru olmadı. Sen ehli sünneti bundan koru. (Teşbihe hükmedenler bid'at ve küfür mezhebleridir. Allahu Teala'yı mahlukata benzetirler, veya sıfatlarını mahlukat sıfatlarına benzetirler.)
14-  Deyyan (Yardım edici) olan Allah üzerine, hiçbir şekilde zaman, haller, vakitler geçmez.
(Zaman, vakit ve haller kulların vasfıdır. Allah bunlardan münezzehtir.)
15-  İlahım, hanımdan, kız ve erkek evlat sahibi olmaktan münezzehtir. (Allahu Teala'ya iftira atan ehli kitap ve mecusileri red etmektedir.)   
16-  Aynı şekilde, herbir yardım edici ve nusret sahibinden münezzehtir. Celal ve yücelikler sahibi olan Rabbim tek oldu. (Kimsenin yardımına, desteğine ihtiyacı yoktur, herkes onun yardımına muhtaçtır. Bütün hususlarda Rabbimiz tektir.)
17-  Kahrederek bütün mahlukatı öldürür. Sonra onları amellerine muvafık olarak cezalandırmak için diriltir. (Herkes amelinin karşılığını bulur, kimse başkasının cezasını çekmez.)
18-  İyilik ehli için cennetler ve nimetler vardır; kâfirler için azabı idrak vardır. (Gidilecek iki  yer var.  Cennet   iyiler için, cehennem kötüler ve kafirler içindir.)
19-  Cennet ve cehennem, kendilerinde bulunanlarla birlikte yok olmazlar (devamlıdırlar) ve içlerindekiler başka yere intikal etmez.
(Cennete giren ebedi nimetler ile yaşar. Cehenneme giren kâfir de ebedi azab ile yanar. Azabları hafifletilmez ve ordan asla çıkamazlar. Günahkâr müslümanlar cehenneme girince günahı kadar yanarak ordan çıkar ve asıl vatanı olan ebedi cennete girer.)
20-Müminler, keyfiyet bilinmeksizin, idrak ve misalden bir nevi olmadan Allahı görürler. (Allahu teala cennette olan mü'minlere kendini gösterecektir. Bu görmek işi bildiğimiz bir şekilde değildir. Ahiret ölçülerine göre olacaktır. İnkâr edenler bundan mahrum olacaklardır.)
21- Allahı gördükleri vakitte, bütün nimetleri unuturlar. Ey Mutezile ehlinin hasreti nerdesin gel. (Mutezile mezhebi ahırette Alluhu Teala'nın görülmeyeceğini iddia etmektedirler. Bu yanlışlarının neticesinde çok büyük bir pişmanlık çekeceklerdir. Bu mesele, ayetler
ve meşhur hadisi şeriflerle sabittir.)
22-   Uygun olan hiçbir fiili yaratmak, hidayet edici, pak olan, yücelikler sahibi Allah üzerine vacib değildir. (Hiçbir şey Allah üzerine vacib değildir. Kulların ihtiyaçlarını vermesi, O'nun ikram ve ihsanındandır. Mecbur olduğu için değil.)
23-  Resulleri ve çeşitli nimetlerle ihsan edilen kıymetli meleklerin (varlığını) tasdik farzdır, lazımdır. (Melekler, Allahın itaatkar kullarıdır. Hiç asi olmazlar, emredileni yaparlar. Erkeklik ve dişilikten münezzehtirler.)
24-  Peygamberlerin sonuncusu, sadr-ı  mualla,   Haşim  oğullarına mensub, cemal sahibi nebidir. (Muhammed Sallallahu aleyhi ve selem Haşimoğullanndandır. Peygamberlerin en faziletlisi ve kıymetlisidir. )
25- (Muhammed s.a.v.) ihtilafsız peygamberlerin imamı, kargaşasız safilerin tacıdır. (Miraç gecesi peygamberlerin ruhlarına namaz kıldırmıştır.)
26- (Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem) in şeriatı, bütün vakitlerde, kıyamet gününe kadar ve (ahırete) intikal edene kadar bakidir. (İslam son dindir ve hükmü kıyamete kadar devamlıdır. Hükümleri değiştirilemez.)
27- Miraç meselesi sabit ve doğrudur. Bunun hakkında çok sağlam kesin haberler vardır. (îsra olayı ayetle sabittir. Miraç olayı meşhur hadislerle sabittir. Sidre-i müntehadan sonrası tek kişinin haberi ile sabittir.)
28- Muhakkak peygamberler kasden günah işlemekten ve (peygamberlikten) azledilmekten emin olucudurlar (korunmuşlardır.) (Bilerek veya bilmeyerek günah işlemezler. Sadece zelle denilen hafif sallantılar vaki' olmuştur ve hemen Allahu Teala tarafından ikaz edilmişlerdir.)
29-Asla hiçbir kadın, köle ve kötü fiil işleyen şahıslar peygamber olmadı. (Peygamberlik temiz ve dürüst bir geçmişi gerektirmektedir. İnsanların nefret etmemesi için geçmişi temiz ve asil olmalıdır.)
30- Zülkarneyn aleyhisselam, peygamber olarak bilinmedi. Lokman aleyhisselam da aynı şekildedir. Bu hususta, mücadele etmekten sakın. (Bu ikisi ve Üzeyir aleyhisselamın Peygamberliği hakkında ihtilaf olunmuştur. Veli oldukları söylenir.)
31-  İsa (Aleyhisselam) yakında inecek, sonra şaki ve fesatçı olan Deccal’i öldürecektir. (Bu meseleyi şimdi inkar edenler 20- 25 sene evvelki kitaplarında İsa'nın geleceğini haber veren hadisi şerifleri yazmışlardı. Şimdi ne oldu ki bu hususu inkara kalktılar. Bunların işi
Deccale yardımdan başka bir şey değildir.)
32-  Velilerin kerametleri dünya hayatında olduğu halde onlar için oluş vardır. O veliler bahşiş ehlidirler. (Veli, Allahu Teala'ya ibadetlerle yakınlık elde eden has kullardır. Bu yakınlıktan dolayı bazı özel ikramlara mazhar olmuşlardır.  Onlarda bazı harika hallerin  ortaya çıkması peygamberinin mucizesinden gelmektedir.)
33-  Asırlarca asla hiçbir veli, derece bakımından hiçbir nebi ve resulden üstün olmadı. (Veli, ne kadar üstün olsa da hiçbir zaman peygamberliğe ulaşamaz.)
34-  Ebu  Bekr Sıddık'ın, ashabın tamamı üzerine başkasına ihtimali olmaksızın aşikare üstünlüğü vardır. (Peygamberlerden sonra en faziletli kişi Ebu Bekir (Radıyellahu anhu) dir. Vaktindeki ashabtan üstün olmasında da ihtilaf yoktur.)   
35- Ömerul Faruk (Radıyellahu anhu) için, Hz. Osman Zünnureyn üzerine tercih ve üstünlük vardır.
36-  Zünnureyn Osman'ın (Radıyellahu anhu), savaş safında tekrar tekrar düşmana karşı koyan Hz. Ali (Radıyellahu anhu) den hayırlı olması hak oldu.
37-  Bu sıralamadan sonra Kerrar (Radıyellahu anhu) (Hazretİ Ali’nin diğer ashab üzerine üstünlüğü vardır. Diğer görüşlere aldırma.
(Dört halifenin fazileti, halifelik sıralarına göredir. Daha sonra cennetle müjdelenenler gelir. Bedir ehli., Uhud ehli, Rıdvan Biatında bulunanlar ve Mekke'nin fethinden evvel müslüman olanlar gelir.)
38-    Aişe-i   Sıddıka   (Radıyellahu   anhâ)   için   bazı   özelliklerde, Fatımatüz Zehra (Radıyellahu anhâ) üzerine üstünlük vardır, böyle bil. (Hazreti Aişe validemiz fıkıhta üslün idi. Fatıma Validemiz ise takva ve dünyadan kesilmekle daha üstün idi. Ona Betül denmesi bundandır.)
39-  Yezid'e ölümünden sonra Rafizilerden fesadda ileri gidici olduğu halde çok konuşundan başkası lanet etmedi.
(Yezid, Hazreti Muaviye'nin (Radıyellahu anhu) oğlu olup ondan sonra halife olmuştur. Fakat Hazreti Hüseyin'in şehid olmasına sebeb olduğu için bedbahttır. Fakat son nefesteki durumunu bilemediğimiz için hakkında lanet okunmasına müsaade edilmemiştir.)
40-  Mukallidin imanına itibar edilir, bu, kılıç gibi keskin delillerle sabittir. (Mukallid, delillere bakmadan etrafından görmekle iman ve amelleri işleyendir. Bunun durumu sağlam olmasa da yine cenneti kazanmakta son nefesteki durumuna itibar edilir.)
41-  Akıl sahibi için, yerleri gökleri yaratanı bilmemek özür sayılmaz. (Akıl salim olunca delillere bakarak kainatın yaratıcısını bulmalıdır. Fakat peygamber veya hoca ulaşmayan dağda yaşamış kimselerin toprak olacağı ve cehennem ile cezalanmayacağı söylenmiştir.)
42-  (Kâfirlerin) Ümitsizlik halindeki imanı, (emirlere) yapışmayı yitirdiği için makbul değildir. (Teklif edildiği zaman kabullenmeli idi. Üzerinden teklif düşünce artık ahıret kapısı açılmıştır. İş işten geçmiştir.)
43- Hayırlı fiiller farz olarak imana eklenip hesab edilmedi. (Yani: İbadetler imanın hakikatına dahil değildir. İmanın kuvvetini, parlaklığını artırır. Hiç amel işlemese ve imanını muhafaza ederse, sonunda cennete girecektir.)
44-  Zina etmek veya adam Öldürmek ve mal çalmak sebebiyle, (müminin) kâfir olduğuna ve dinden döndüğüne hükmolunmadı. (Günahlar insanı dinden çıkartmaz. Onları helal görürse, hafife alırsa veya alay ederse kafir olur.)
45-  Kim bir müddet sonra dinden dönmeye kasd etse ( o anda) hak dinden hemen çıkar. (îman, süreklilik ifade eder. Kesinti kabul etmez.)
46-  Küfür sözünü inanmadan isteyerek söylemek, hak dini gafletle reddedip terk etmektir.
(Zorlama yok iken küfür kelimesini söylemekte kişi mazur değildir.)
47- Sarhoşluk halinde hezeyanları ve düşünmeden rastgele konuştuğu boş sözler sebebiyle, küfrüne hükmolunmadı.
(Sarhoş olan ne söylediğinden haberi yoktur. Kalbinde tasdik durmaktadır. Fakat hanımını boşasa, boş olmuş olur, zira orda mazur değildir.)
48-  Ma'dum olan, Allah indinde görülür bir şey değildir. Bunu, mübarek hilal gibi açık olan deliller bulunduğu için söyledim.
(Allanın ilmi, kudreti, görmesi ve diğer sıfatları yok olanla alakalanmaz. O şeyi var edince sıfatları ona tealluk eder. Yok olan şeyi yok olarak bilmesi ile var iken bilmesi arasında ilminde bir değişiklik yoktur.)
49-   Mükevven, tekvinle beraber aynı şey gibi değildir, başka şeylerdir. Bu sözü al, gözüne sürme yap.
(Bu söz ile gözün nurlansın. Çünkü yaratmak sıfatı tekvin, yaratılanlar mükevvendir. Bu ikisi arasındaki fark aşikaredir.)
50-  Muhakkak haram, helal gibi rızıktır. Bu sözümü bu'z eden (Mutezile) çirkin görse de.
(Rızık, kulun İstifade ettiği, gıdalandığı şeydir. Bu haram veya helalden de olabilir. Hırsızlık yapan ne ile rızıklanır?)
51-  Kabirde herbir şahıs, Rabbimin birliğinden sual ile imtihan olunacaktır. (Kabirde sorgulama vardır. Rabbin kim? Peygamberin kim? Kimin zürriyyetindensin? Kimin milletindensin? Kıblen neresi?
Kardeşlerin kimlerdir? Gibi sualler sorulur.)
52- Kafir ve fasıklar için, kötü işlerinden dolayı kabir azabı hükmo-lunur. (Kabir azabı bütün kafirler için sabittir. Fasık müslümanlar için
de azab edilmek caizdir. Affı da caizdir.)
53- insanların cennete girmesi, Rahmanın fazlındandır. Ey "Emali" ehli. (Cennete giren yaptığı ameller karşılığında hak ettiği için girmez, belki Allahın ikramı ile girer. Fakat cennete girmek için mutlaka iman ve amel şarttır.)   
54-  (Kabirlerden) Diriltildikten sonra, insanların hesaba çekilmesi haktır. Sorumluluktan sakının. (Hesaba çekilmek, ayetlerle sabittir. )
55-  Amel defterleri, bazısına sağdan bazısına da arka taraftan ve soldan verilir. (Mü'minlere defterleri sağ taraftarında verilir. Günahkârlara sol taraftan verilir. Kâfirlere ise göğsü yarılıp eli sokularak sırt tarafından defteri şiddetli acı ile verilir.)
56-  Amellerin tartılması ve sırat köprüsü üzerinden geçmek şüphesiz gerçektir. (Sırat köprüsü bin sene iniş, bin sene çıkış, bin sene düz olup kıldan ince ve kılıçtan keskindir. Günahkârlar ve kâfirler aşağıdaki cehenneme düşerler. Mü'minler yıldırım gibi geçerler.)
57-   İyilerin, büyük günah işleyenler için şefaat etmesi umulur. Günahları dağlar gibi olsa da.   (Allahın rahmeti daha büyüktür. Allanın izniyle evvela Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) şefaat edecektir. Sonra diğer Salihler, şehitler, hafızlar, alimler şefaat ederler.)
58-  Duaların (belayı def etmekte) açık bir tesiri vardır. Hâlbuki bunu dalalet eshabı yok saydı.
(Mutezile gibi bid'at sahibleri ölüye fayda verilmesini veya ölüden fayda (feyiz) alınmasını inkar ederler. Halbuki bütün ümmet kabri şerifinde bulunan Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘a varıp ondan şefaat talep etmekte ve ona selam vermektedirler. O'da selamlarını
almaktadır. Salâvatlar O'na altın tabaklarda getirilmektedir.)
59- Dünyamız sonradan olmuştur, heyulanın oluşu yoktur. Bu sözümü sevinçle dinle. (Bütün kâinat sonradan yaratıldı ve yok olacaktır. Heyula denen ana maddenin kadim olması felsefesi, batıl bir küfürdür.)
60-  Cennet ve cehennem için oluş vardır, onların üzerinden mazide birçok haller geçti. (Cennet ve cehennem yaratılmışlardır ve yok olmazlar. Bazı peygamberler cennete gimiş. ordaki bazı hallerden haberdar olmuşlardır.)
61-  İman sahibi günahlarının, kötülükleri sebebiyle alevlerin içinde yerleştiği halde ebedi kalmaz. (Günahı kadar yanar ve cennete girer. Kâfirler ise ebedi yanarlar ve derileri yenilenerek azabları artırılır.)
62-Tevhid ilmi için, helal sihir gibi acaib şekli olan nazmı, elbise gibi giydirdim.  (Onu,  çok güzel  bir şekilde süsledim.  Bezedim.  Sihir haramdır ve yapan kafir olur. Burdaki, süslemek manasındadır.)
63- Bu (beyitler), kalbi müjde (edilen gibi) teselli eder, ferahlandırır. Tatlı su gibi ruhu diriltir.
(Bunlar imanı kalbe işleten fasih sözlerdir. Okuyan ferahlanır.)
64- Bu kitaba, ezber ve itikad bakımından daldırın (sarılın) ki bahşişlerin en güzel sınıflarına ulaşırsınız.
65- Tezarru ve yakarma halinizde, hayır dualar ile bu kula yardım edin. (Bana da dua edin)
66-  Umulur ki Allah Teala, fazl-ı keremiyle onu affeder ve ahırette saadetle onu rızıklandırır. (Ümit ve korku arasında olunuz)
67- Ben bütün gücümle, hayatım boyunca bana bir gün hayırla dua eden için dua ediyorum.
(Allahu Teala onu ve diğer meşayıhımız ile ulemamızı rahmetine gark eylesin. Âmin.)
[/center]
10
Dini Bilgi ve Eğitim / FIKH-UL EKBER ( İmam-ı Azam Ebu Hanife )
« Son İleti Gönderen: Rahmet Forum Ocak 02, 2018, 10:30:03 ÖÖ »
     Ebu Muti Hakem b. Abdullah el-Belhi şöyle demiştir:
Ebu Hanife'ye Fıkh-ul Ekberi sordum şöyle dedi:

" - Ehl-i kıbleden olanı tekfir etmemen (küfürle itham etmek) , kimseyi imandan uzaklaştırmaman, marufu emredip ( iyiliği emredip) münkerden (kötü,fena şeylerden) sakındırman, senin için takdir olunanın mutlaka sana ulaşacağını bilmen, Ashabtan (Peygamberimizin arkadaşları) hiçbiri ile alakanı kesmemen, birini sevip diğerini sevmemezlik etmemen, Hz.Osman ve Hz.Ali'nin durumunu Allaha havale etmendir."

Ebu Hanife: - Dinde fıkıh, ahkamda (hükümlerdeki) fıkıhtan daha üstündür. Kişinin nasıl ibadet edeceğini öğrenmesi bir çok ilimden daha efdaldir.

Ebu Muti: Bana dinin en faziletlisini haber ver.

Ebu Hanife: - Fıkhın en faziletlisi; kişinin Allaha imanı, şerayi, sünnetler, haddler (cezalar), ümmetin ittifak ve ihtilafını bilmesidir.


İMAN BABI (bölümü)

Ebu Muti: İmanın ne olduğunu bana açıklayın...

Ebu Hanife: - İbn-i Ömere dinden soruldu da O: İmana sarıl ve onu öğren buyurdu. İman nedir? dendi. O: soranın elinden tuttu ve yaşlı bir zata götürdü ve şöyle dedi: Bana imanın ne olduğunu soruyor diyerek, bana bu zatın Bedir savaşına katılanlardan olduğunu söyledi. İbn-i Ömer şöyle devam etti: Ben peygamberin yanındaydım, bu zatta beraberdi. Birden karşımıza güzel saçlı, sarıklı ve çölde yaşadığını sandığımız bir adam geldi. İnsanların arasından geçerek Peygamberin önünde durdu "Ey Allahın Rasulü iman nedir?" diye sordu.

Peygamber de:
" - İman Allahtan başka ilah olmadığına, Muhammed'in Allahın kulu ve elçisi olduğuna şehadet etmen, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayır (iyilik) ve şerrin (kötülük) Allahtan olduğuna imandır. " ,buyurdu. O zat:

-Doğru söyledin,dedi.

Biz, çöl insanlarının cahil olmaları dolayısı ile Peygamberi tasdik etmesine hayret ettik.Bu zat daha sonra:

-Ey Rasul (elçi-peygamber) İslamın alametleri nedir? dedi. Peygamber:

"- Namaz kılmak,zekat vermek,oruç tutmak,hacca gitmek ve cünüplükten dolayı gusletmektir." dedi.O zat:

Doğru söyledin,dedi.

Biz sanki o biliyormuşcasına Peygamberi tasdik etmesine şaşırdık. O zat sonra:

-İhsan nedir? diye sordu, Peygamber de:

" - İhsan Allah'ı görürcesine ibadet etmendir. Sen O'nu görmesende O seni görür, buyurdu." ..O zat Kıyametin ne zaman kopacağını sordu. Peygamber de:

" - Bu hususta sorulan sorandan daha bilgili değildir. " buyurdu. O zat ayağa kalktı insanların ortasına geldiğinde onu daha sonra göremedik. Hz.Peygamber:

" - Bu gelen Cebrail idi, size dinden bilmeniz gerekenleri öğretmek için geldi. "
(Buhari, Muslim, İmam Ahmed)


Ebu Muti: Buna kesin olarak inanan ve ikrar eden (söyleyen) mümin midir?

Ebu Hanife: - Evet,bunu ikrar edince islamın tümünü ikrar etmiş olur, mümindir...

Ebu Muti: Eğer yaratılmışlardan bir şeyi inkar etse "bilmem ki bunun yaratıcısı kim?" dese ne olur?

Ebu Hanife: - O kimse "Allah herşeyin halıkı(yaratıcısı)dır" (En'am/103) ayetinden dolayı kafir olmuştur. Sanki o kimse, o şeyin Allahtan başka yaratıcısı vardır demiştir. Keza Allah'ın bana namaz, oruç ve zekatı farz kıldığını bilmiyorum dese yine kafir olur. Çünkü Allah "Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin"(Bakara/43) ve "Sizin üzerinize oruç farz kılındı"(Bakara/178) buyurmuştur. Eğer o kişi ben bu ayete inanıyorum fakat tefsirini bilmiyorum derse kafir olmaz. Çünkü o kimse ayetin Allah tarafından indirildiğine inanmış ama tefsirinde yanılmıştır.

Ebu Muti: Şirk diyarında (Allah'a ortak koşanların yaşadığı yer) bulunan İslamı mücmel (genel) olarak kabul eden, farzları ve amelleri bilmeyen, kitabı ve islamın icaplarını ikrar etmediği halde, Allahı ve imanı kabul eden, fakat imanın icaplarını ikrar etmeyerek ölen kişi mümin midir?

Ebu Hanife: - Evet...

Ebu Muti: İmanı, kabulden başka bir şey bilmez, amel etmez ve ölürse(?)

Ebu Hanife: - O mümindir...

Ebu Muti: Bana imanın ne olduğunu açıklayın

Ebu Hanife: - İman Allahtan başka ilah olmadığına, O'nun bir olup şeriki (ortağı) bulunmadığına, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, cennetine, kıyamete hayır ve şerre, hiç bir kimseye kendi amelini yaratma gücünün verilmediğine, insanların kendisi için yaratıldıkları, sonuca ve ilahi takdirin cereyan ettiği şeye intikal edeceklerine şahitlik etmendir.

Ebu Muti: Eğer bunun hepsini kabul eder fakat "Dileyen iman etsin dileyen kafir olsun." ayetinden dolayı dilemek bana aittir, istersem iman ederim, istersem iman etmem derse ne olur?

Ebu Hanife: - O iddiasında yalancıdır. Allahın "Gerçekten Kuran bir öğüttür. Kim dilerse öğüt alır. Ancak Allahın diledikleri öğütlenir" (Müddessir/54-56) "Allah dilemedikçe siz bir şey dileyemezsiniz" (İnsan/30) ayetlerini görmüyor musun? "Dileyen iman etsin,dileyen kafir olsun" ayeti tehdid içindir. O kişi bu sözü ile ayeti reddetmediğinden kafir olmamıştır. Ayetin tenzilini (indirilmiş halini) reddetmemiş ama tevilinde(yorumunda) yanılmıştır.

Ebu Muti: Bir kimse bana isabet eden musibetle Allah mubtela mı kılmıştır, yoksa onu ben mi kazanmışımdır? O musibet Allahın beni mubtela kıldığı şeylerden değildir, derse kafir olur mu?

Ebu Hanife: - Hayır...

Ebu Muti: Niçin?

Ebu Hanife: - Çünkü Allah "Sana isabet eden iyilik eden Allahtandır, sana isabet eden kötülük de nefsindendir"(Nisa/79) buyurur. Yani kötülük, günahın sebebiyledir, ben de onu sana günahın sebebiyle takdir ettim buyurmaktadır. Keza Allah şöyle buyurur "Size isabet eden her musibet, ellerinizle işlediklerinizden dolayıdır"(Şura/30) "O dilediğini dalalette (sapıklıkta)   bırakır,dilediğini de hidayet eder (doğru yola yöneltir) "(Nahl/93) buyurur. O kimse de tevilde hata etmiştir "Allah insan ile kalbi arasına girer" ayetinin manası; müminle küfür arasına, kafirle iman arasına girer demektir. Şüphesiz ki kulun kendisiyle kötülüğü işlediği güç(istitaat), bizatihi kulun iyiliği işlemesi için de müsaittir. Kul Allahın kendisinde meydana getirdiği, kötülükte değil, iyilikte kullanılmasını emrettiği istitaatı sarf (gücü harcaması) ve tevcihinden (yönlendirmesinden) dolayı ceza görecektir.

Ebu Muti: Eğer Allah kullarını günah işlemeye zorluyor, daha sonra onları günahtan dolayı cezalandırıyor denirse ne cevap verelim?

Ebu Hanife: - Ona "Kul kendisi için fayda veya zarar vermeye muktedir olabilir mi?" diye sor.  Eğer "Hayır, çünkü onlar itaat ve masiyyet (isyan-günah) dışında kendileri için fayda ve zarar konusunda mecburdurlar" derse, Ona "Allah şerri yarattı mı?" diye sor "evet" derse iddiasından kendi vazgeçmiş olur. "Hayır" derse de ki "Yarattığı şeylerin şerlerinden sabahın rabbine sığınırım" ayetinden dolayı kafir olur. Çünkü bu ayet, Allahın şerri yarattığını haber vermektedir.

Ebu Muti: Eğer,"Siz, Allah küfrü ve imanı diledi demiyor musunuz? der ve biz "evet" dersek, o yine Allah "O, takvaya layık olan, mağfirete ehil olandır" buyurmuyor mu? diye sorar, biz de "evet" dersek, O da "Allah küfre layık mıdır?"derse, biz o şahsa ne cevap veririz?

Ebu Hanife: - O taatı dileyene ehildir, masiyeti dileyene değil...deriz. Eğer "Allah,kendisine karşı yalan söylenmemesini diledi" derse  ona şöyle söyle "Allah'a iftira etmek Kelam ve söz müdür, yoksa değil midir? "evet derse: Adem'e isimlerin hepsini öğreten kimdir? diye sor. Allah'tır derse şöyle de: Küfür kelam nevinden midir, değil midir? Evet derse şöyle sor: "Kafiri konuşturan kim?" Eğer Allah derse kendi fikrine muhalif olur. Çünkü şirk, kelam nevindendir. Eğer Allah dileseydi, onlara şirk sözünü konuşturmazdı.

Ebu Muti: Eğer "kişi isterse yapar, isterse yapmaz; isterse yer istemezse yemez, isterse içer, isterse içmez" derse(?)

Ebu Hanife: - Allah İsrailoğullarının denizi geçmelerine hükmedip Firavunun boğulmasını takdir etti mi? diye sor, evet derse: Firavunun Musa'yı ele geçirmek için gitmemesi, kendisinin ve arkadaşlarının boğulmaması vaki olur muydu? diye sor... Eğer, evet  derse kafir olur. Hayır derse önceki sözünü yalanlamış olur...


KADER KONUSUNDA BİR BÖLÜM

Ebu Hanife: - Abdullah ibn Mesud rivayet etmiştir ki Rasulullah şöyle buyurur "Şüphesiz ki sizin herhangi birinizin yaratılması, ana karnında kırk gün nutfe, sonra bunun gibi bir kan pıhtısı, sonra bunun gibi bir parça et olarak devam eder daha sonra Allah ona bir melek gönderir, üzerine rızkını ve ecelini, said (iyi) ve şaki (kötü) olanı yazar. Kendisinden başka ilah olmayan Allah'a yemin ederim ki, kişi kendisiyle cehennem arasında bir zira' mesafe (yaklaşık 75 cm) kalıncaya kadar cehennemliklerin amelini işler. Daha sonra ilahi yazı onu geçer. Hiç şüphesiz kişi cennet ehlinin amelini işler, öyleki cennetle kendisi arasında bir zira' mesafe kalmışken cehennem ehlinin amelini işler, sonra ölür ve cehenneme gider."(Buhari,Ebu Davut,İmam Ahmed)

Ebu Muti: Marufu emreden, münkerden nehyeden, bu hususta insanlar kendine tabi olmuşken, daha sonra cemaata karşı çıkan kimse için ne dersin? Bunu doğru görüyor musun?

Ebu Hanife: - Hayır...

Ebu Muti: Niçin? Oysaki Allah ve rasulü, marufu emredip, münkerden nehyetmeyi emretmişlerdir. Bu gerekli bir farizadır.

Ebu Hanife: - Orası öyle fakat kan dökmek, haramı helal saymak ve malları yağmalamak gibi fiillerle, bozup ifsad ettikleri şeyler, ıslah ettiklerinden daha fazla olur. Oysa Allah Kuranda şöyle buyurmuştur: "Müminlerden iki zümre (grup) birbiriyle döğüşecek olurlarsa aralarını bulup barıştırın. Onlardan biri diğerine tecavüzde bulunursa, mütecaviz olan tarafla Allahın emrine dönünceye dek savaşın."(Hucurat/9)

Ebu Muti: Tecavüz eden zümreye kılıçla mı vuruşuruz?

Ebu Hanife: - Evet, marufu emredersin, münkerden sakındırırsın. Kabul ederlerse ederler, yoksa onlarla savaşırsın. İmam zalim de olsa, sen adil zümreyle beraber olursun. Zira Hz.Peygamber de "Size zalim olanın zulmü, adil olanın adaleti zarar vermez. Sizin ecriniz size, onun vebali de ona aittir."(İbn Mace)

Ebu Muti: Tahkimci Havaric (Hariciler) için ne dersin?

Ebu Hanife: - Onlar havaricin en kötüleridirler.

Ebu Muti: Onları tekfir edebilir miyiz?

Ebu Hanife: - Hayır,fakat Ali ve Ömer bin Abdulaziz gibi hayırlı imamların yaptığı gibi onlarla harbederiz. Şüphesiz ki, hariciler tekbir getiriyor, namaz kılıyorlar, Kuran okuyorlar. Ebu Umame hadisini hatırlamıyor musun? O Şam mescidine girdiğinde oradaki haricilerin reisleri ile karşılaştı. Ebu Galib el-Hımsi'ye Ey Ebu Galip bunlar senin memleketinin insanlarıdır. Bunların kim olduklarını sana bildirmek istedim. Onlar cehennem ehlinin köpekleridir. Onlar sema örtüsünün altında öldürülenlerin en şerlileridir."der ve bu esnada ağlar. Ebu Galib ona: "Ey Ebu Umame seni ağlatan nedir? Onlar müslümandılar, halbuki sen onlar hakkında işittiklerini söylüyorsun"dedi. Bunun üzerine Ebu Umame: "Onlar Allahın kendileri için; O gün kiminin yüzleri ağarır, kimilerininki kararır. Yüzleri kararanlara, siz iman ettikten sonra kafir mi oldunuz? Küfrünüzden dolayı tadın azabı, denilecek. Yüzü ağaranlar ise Allahın rahmetine kavuşurlar ve orada ebedi kalırlar. "(Al-i İmran/106) buyurduğu kimselerdir.Bunun üzerine Ebu Galib, söylediğinin kendi görüşü mü yoksa Peygamberden mi işittiğini sordu. Ebu Umame de "eğer ben bunu Peygamberden bir,iki,üç...yedi defa duymamış olsaydım size haber vermezdim" dedi ve havarici Allahın kendi üzerindeki nimetlerini küfürle tekfir etti...(İmam Ahmed)

Ebu Muti: Havariç isyan edip, muharebe yapıp, yağmacılık ettikten sonra, sulh yapsalar, onlar daha önceki hareketlerinden dolayı takibata uğrarlar mı?

Ebu Hanife: - Harb bitince onlar için bir zarar yoktur. Onlara had de tatbik edilmez. Kan dökmeleri de böyledir kısas yapılmaz.

Ebu Muti: Niçin?

Ebu Hanife: - Osmanın katli hususunda insanlar arasında ortaya çıkmış olan fitneden ashab; bir tevil neticesinde kana bulaşanlara kısas yapılmayacağı, tevil sonucu haram ilişkilerde bulunanlara had uygulanamayacağı, yine teville bir mala sahip çıkan birisi için takibatta bulunulamayacağında ittifak ettikleri hadisinden dolayıdır. Fakat mal mevcut olursa sahibine iade edilmesi gerekir.

Ebu Muti: Bir kişi kafiri kafir olarak bilmem dese(?)

Ebu Hanife: - O da kafir gibidir

Ebu Muti: Eğer kafirin son gideceği yer neresi bilmem derse(?)

Ebu Hanife: - O Allahın kitabını inkar etmiş ve kafir olmuş olur.

Ebu Muti: Kendisine "Sen mümin misin?"diye sorulan kimse "Allah daha iyi bilir" diye cevap veren kimse için ne dersin?

Ebu Hanife: - Onun imanında şüphe vardır.

Ebu Muti: İmanla küfür arasında üç durumdan biri olan münafıklıktan başka bir durum var mıdır? O kimse ya kafirdir, ya münafıktır, ya da Mümindir...(?)

Ebu Hanife: - Hayır,İmanında şüphe olan kimse münafık değildir.

Ebu Muti: Niçin?

Ebu Hanife: - Muaz bin Cebelin arkadaşı ve İbn Mesudun rivayetinden dolayı. Bana Hammadın Haris bin Malikten rivayet ettiğine göre; Muaz'a ölüm geldi çattı. Bu durumda Haris de ağladı. Muaz sebebini sordu. O da ölümden dolayı değil, biliyorum ki ahret sana dünyadan daha hayırlıdır. Fakat senden sonra öğreticimiz kim olacak? dedi bir başka rivayette de senden sonra dini bilen kim? şeklindedir. Muaz da:"Acele etme, Abdullah bin Mesud'a tabi ol"dedi. Daha sonra Haris "Bana vasiyette bulun dedi. O da Allah ne dilediyse vasiyet etti ve "Alimin sürçmesinden sakın" dedi... Muaz vefat edince Haris Kufede İbn Mesudun ashabına geldi. Namaz için nida edildiğinde Haris:"Bu davete uyun, bunu dinleyip icabet etmek her müslüman için haktır."dedi. Ona bakıştılar ve "Sen muhakkak mümin misin diye sordular . O da "Evet,elbette" dedi. Onlar birbirlerine bakıştılar. İbn Mesud gelince durumu ona haber verdiler. O da Harise onların dediği gibi söyledi. Bunun üzerine Haris boynunu büktü ve ağladı ve "Allah Muaz'a rahmet eylesin" dedi ve İbn Mesud'a vaziyeti anlattı. İbn Mesud ona "Sen şüphesiz mümin misin?" diye sorunca o da "evet"dedi. İbn Mesud Ona "sen kendinin cennet ehlinden olduğunu iddia ediyorsun dedi. Bunun üzerine Haris de "Allah Muaz'a rahmet eylesin, bana alimin zellesinden(sürçmesinden), münafığın da hükmünü kabulden kaçınmamı tavsiye etti." İbn Mesud: "Sen benim sürçmemi gördün mü?" diye sorunca, Haris:"Allah aşkına söyle Peygamber hayattayken insanlar, gizli ve aşikar durumlarında mümin, gizli ve açık durumlarında kafir, gizlilik durumunda münafık ve açıktan mümin olmak üzere üç gruptan ibaret değiller miydi? Sen bu üç fırkanın hangisindensin?" dedi. İbn Mesud "Madem Allah için and verdin, söyleyeyim ben gizlide ve açıkta müminim"dedi. Bunun üzerine Haris kendisini, niçin elbette müminim dediğinden dolayı ayıpladığını sordu. İbn Mesud da "Evet gerçekten bu benim sürçmemdir. Onu benim üzerime gömün Allah Muaz'a rahmet etsin dedi.(Darimi)

Ebu Muti: Ben cennetliğim diyenin durumu nedir?

Ebu Hanife: - Yalan söylemiştir, o bunu bilmiyor. Mümin; imanı sebebiyle cennete giren, işledikleri sebebiyle ateşte azab gören kimsedir, dedi.

Ebu Muti: Eğer kendisinin cehennem ehli olduğunu söylerse(?)

Ebu Hanife: - Yalan söylemiştir. Onun bu hususta bilgisi yoktur. Şüphesiz ki O Allah'ın rahmetinden umudunu kesmiştir. Müminin gerçekten müminim demesi gerekir. Çünkü O imanında şüphe etmemektedir.

Ebu Muti: Onun imanı meleklerinki gibi olur mu?

Ebu Hanife: - Evet

Ebu Muti: Amelde kusur ederse gerçekten mümin midir?

Ebu Hanife: - Bana Harise'nin hadisini naklettiler. Peygamber ona; " Nasıl sabahladın?, dedi. O da Gerçek mümin olarak sabahladım, dedi. Peygamber; "söylediğine dikkat et, her hakkın bir hakikatı vardır, senin imanının hakikatı nedir? " dedi. Harise; Canım dünyadan vazgeçtim, gündüzümde susuz, gecemde uykusuz kaldım. Ben sanki Rabbimini arşına bakıyorum, sanki cennette birilerini ziyaret eden cennetliklere nazar ediyorum, sanki ben cehennemde yığılan insanları görüyorum, dedi. Bunun üzerine peygamber: "İsabet ettin; devam et, isabet ettin; devam et" dedi ve daha sonra "Kim Allahın kalbini nurlandırdığı kimseye bakmak isterse Harise'ye baksın"buyurdu. Daha sonra Harise: "Ey Allahın Rasulü bana şehit olmam için dua et" dedi. Rasul ona dua etti ve O sonraları şehit oldu. (Buhari,Muslim)

Ebu Muti: Bazılarına ne oluyor da mümin ateşe girmez diyorlar?

Ebu Hanife: - Cehenneme girenler tamamen iman etmişlerdir.

Ebu Muti: Kafirin durumu nedir?

Ebu Hanife: - Onlar O gün iman ederler.

Ebu Muti: Bu nasıl olur?

Ebu Hanife: - Allah Kuranda şöyle buyurur: "Onlar bizim cezamızı görünce, biz yalnız Allah'a inandık, Şirk koştuklarımızı reddettik,dediler. Onların azabımızı gördüklerinde iman etmeleri fayda vermez." (Mümin/84-85)...Kim haksız yere başkasını öldürürse,yahut hırsızlık ederse veya yol keserse yahut günah işler facirlik ederse yahut da içki içer sarhoş olursa; bu kişi günahkar bir mümindir, kafir değildir. Bu durumdakiler işledikleri kadar cehennemde kalırlar, ama imanları sebebiyle cehennemden çıkarılırlar...İman edilecek hususların hepsine inanan, fakat İsa ve Musa peygamber midir? değil midir? diyen kafir olur. Keza kafir cennete mi, yoksa cehenneme mi gider, bilmem, diyenler de: "Kafirler için cehennem ateşi vardır, onlar öldürülmezler ki ölsünler." (Fatır/36), "Onlar için yakılma azabı vardır." (Buruc/11) "Onlar için şiddetli bir azab vardır." (Al-i İmran/5) ayetleri sebebiyle kafir olur. Said bin Museyyeb'den bana ulaştığına göre, "kafirleri bulundukları mevkiie indirmeyen, onlar gibidir."

Ebu Muti: İman eden fakat namaz kılmayan, oruç tutmayan, bu amellerin hiç birini işlemeyen kimseyi iman kurtarır mı?

Ebu Hanife: - Onun işi Allah'a kalmıştır. Dilerse azab eder. Allah'ın kitabından her hangi bir şeyi inkar etmeyen kafir olmaz. Bana ehli iman birinin haber verdiğine göre, Muaz bin Cebel Hıms şehrine girdiği zaman insanlar onun çevresinde toplandılar. Bir genç ona "Namaz kılan, oruç tutan, hacceden, cihadda bulunan, köle azad eden, zekat veren ama Allah ve rasulünden şüphe eden birine ne dersin?" diye sordu. Muaz: "Onun için ateş vardır"dedi. O genç: Namaz kılmayan, Oruç tutmayan, haccetmeyen, zekat vermeyen, fakat Allah ve Rasulüne inanan için ne dersin?" dedi de Muaz: "Onun için Allahın affını umar, azaba uğrayacağından da korkarım." dedi. Bunun üzerine o genç: "ey Abdurrahman'ın babası, şüphe ile amel fayda vermediği gibi, imanla beraber herhangi bir şey de zarar vermez dedi ve gitti. Muaz da "Bu vadide bu gençten daha bilgilisi yok" dedi... Mütecaviz kimselerle, küfürlerinden dolayı değil, haddi tecavüzlerinden dolayı savaş. Adil zümre ve zalim sultanla beraber ol. Fakat mütecavizlerle beraber olma. Cemaat ehlinde fasit ve zalimler olsa bile, onlar içinde sana yardımcı olacak salih insanlar da vardır. Eğer cemaat zalim ve mütecavizlerden müteşekkil ise, onlardan ayrıl. Çünkü Allah "Allahın arzı geniş değil miydi?Hicret edeydiniz."(Nisa/97) "Ey mümin kullarım arzım geniştir,ancak bana kulluk edin"buyurmaktadır. İbn Mesuddan rivayet edildiğine göre Peygamber şöyle buyurdu: "Bir yerde masiyetler zuhur edip onu değiştirmeye gücün yetmezse, oradan başka yere git, orada rabbine kulluk et" Yine Peygamber "Fitneden korktuğu yeri bırakıp, fitneden korkmadığı bir yere giden kimse için Allah yetmiş sıddık sevabı yazar."(Buhari,İbn Mace) buyurdu...   Bilmiyorum, "Rabbim semada mı yoksa arzda mıdır?" diyen kafir olur. Keza "Allah arş üzerindedir"diyen de bilmiyorum, arş semada mı yoksa arzda mıdır? diyen de böyledir. Allah'a dua ederken yukarıya yönelinilir, aşağıya değil. Çünkü aşağının Rububiyyet ve uluhiyyetle alakası yoktur. Nitekim hadiste şöyle buyrulur: Bir adam Peygambere siyah bir cariye getirdi ve benim üzerime mümin bir köle azad etmek vacib oldu. Bu kafir midir? diye sordu. Peygamber cariyeye "Sen mümin misin?" dedi Cariye evet deyince, peygamber "Allah nerede?"dedi cariye de semayı işaret etti. Bunun üzerine peygamber "Bu mümindir azad et"dedi... (Müslim,Ebu Davud) Kabir azabını bilmem diyen helaka uğrayan cehmiyedendir. Çünkü o Allahın "Biz onları iki defa azablandıracağız"(Tevbe/101) "Zalimler bundan başka azaba da uğrayacaklar" (Tur/47) ayetlerini inkar etmiştir. Eğer "Ben ayete inanıyorum ama tefsir ve teviline inanmıyorum derse kafir olur. Çünkü Kuranda tevili, tenzilinin aynı olan ayetler vardır. Eğer bunu inkar ederse kafir olur... İbn Abbastan rivayetle Hz.Peygamber "Benim ümmetimin en şerlileri ben ateşte değil, cennette olacağım, diyenlerdir." Yine Rasul: "Ümmetimden müteelli olanların vay haline" buyurdu. Müteelli kimdir denilince "Onlar falanca cennettedir, falanca cehennemdedir, diyenlerdir." Yine İbn Ömer'den rivayetle Peygamber şöyle buyurdu: "Allah aralarında hükmedene dek, ümmetimin cennet yada cehennemde olduklarını söylemeyiniz." Yine Rasul: "Allah şöyle buyuruyor: Kullarımı ben aralarında Kıyamet günü hükmedip, yerlerine göndermeden, siz cennet yada cehenneme göndermeyin." dedi." 

Ebu Muti: Bana katilden ve arkasında namaz kılmaktan bahsedin...

Ebu Hanife: - Her takva sahibi ve günahkarın peşinde namaz caizdir. Senin ecrin sana, onunki de ona aittir, dedi.

Ebu Muti: İnsanlara kılıçla karşı çıkan, çarpışan ve onlardan bir takım şeyler alanlardan bahsedin...

Ebu Hanife: - Onlar çeşitli zümrelerdir, hepsi cehennemdedir. Ebu hureyreden naklen Rasul şöyle demiştir. "İsrailoğulları yetmişiki fırkaya ayrıldı. Benim ümmetim de yetmişüç fırkaya ayrılacaktır. En büyüğü hariç hepsi de ateştedir."(Tirmizi, İbn Mace, Ebu Davud) Yine İbn Mesud'dan rivayetle Rasulullah;"Kim İslamda kötü bir şey ihdas ederse (çıkarırsa) helak olur, bidat çıkaran sapıklığa düşer, sapıklığa düşen de cehennemdedir." (Buhari) Bize Meymun'un ona da İbn-i Abbas'ın haber verdiğine göre, Peygambere gelen birisi: "Ey Allahın Rasulü, bana öğret" dedi. Rasul üç defa "Git Kuran öğren" dedi, dördüncü defa da "Hak sevdiğinden de gelse sevmediğinden de gelse kabul et. Kuran öğren, onun yöneldiği tarafa yönel." (İmam Ahmed, Ebu Davud) buyurdu... İbn Mesud "Şüphesiz en şerli şeyler sonradan icad edilenlerdir. Her ihdas edilen şey bidat; her bidat, dalalet; her dalalet de cehennemdedir." derdi. Allah şöyle buyurur "Ona hak yoldan uzak kalmayı, kötülükten sakınmayı ilham ile öğretti"(Şems/8) Keza Allah Musa'ya: "Biz senden sonra kavmini imtihana uğrattık, Samiri de onları saptırdı." (Taha/85) buyurmaktadır...


ALLAHIN DİLEMESİ BABI

Ebu Muti: Allah yaratmayı dilemediği bir şeyi emretmiş, fakat emretmediği halde yaratmış mıdır?

Ebu Hanife: - Evet

Ebu Muti: Bu nasıl olur?

Ebu Hanife: - Allah kafire müslüman olmayı emretmiş, fakat kafir için müslümanlığı yaratmamıştır. Kafir için küfrü dilemiş, fakat kafire küfrü emretmediği halde yaratmıştır.

Ebu Muti: Allah emretmemiş olduğu şeyden razı olur mu?

Ebu Hanife: - Evet, nafile ibadetler buna misaldir.

Ebu Muti: Allah bir şeyi emrettiği halde ondan razı olmama durumu var mıdır?

Ebu Hanife: - Hayır...

Ebu Muti: Niçin?

Ebu Hanife: - Çünkü Allah emrettiği herşeyden razıdır.

Ebu Muti: Allah kullarını razı olduğu şeylerden mi, yoksa razı olmadığı şeylerden dolayı mı sorguya çeker?

Ebu Hanife: - Allah kullarını razı olmadığı şeylerden dolayı sorguya çeker. Onlara küfür, masiyyet ve rıza göstermediği konularda azab eder.

Ebu Muti: Allah onlara dilediği için mi azab eder, yoksa dilemediği için mi?

Ebu Hanife: - Allah onlar hakkında dilediği için azab eder. Çünkü Allah kullarında asi için masiyyeti, kafir için küfrü dilediği halde, küfür ve masiyyet dolayısı ile azablandırır.

Ebu Muti: Allah onlara İslamı emretmiş, sonrada onlar için Küfrü dilemiş midir?

Ebu Hanife: - Evet...

Ebu Muti: Allahın dilemesi emrini mi, yoksa emri dilemesini mi geçmiştir?

Ebu Hanife: - Allahın dilemesi emrini geçmiştir.

Ebu Muti: Allahın dilemesi onun rızası mıdır değil midir?

Ebu Hanife: - Dilemesi, rızası ve emrettiği hususta taat ile amel eden kimse için, Allah rızası vardır. Allah'ın emrinin hilafına hareket eden onun dilemesiyle işlemiş olur, fakat rızasıyla işlemiş olmaz. Ona karşı masiyyet işlemiş olur. Masiyet ise Allahın rızası hilafınadır.

Ebu Muti: Rızası olduğu konuda Allah kulunu azaba çeker mi?

Ebu Hanife: - Allah kullarını, rızası olmadığı küfürden dolayı azaba çeker, fakat onların taatı terketmeleri ve günah işlemelerinden dolayı onlardan intikam alıp, azab etmeye rızası vardır.

Ebu Muti: Allah müminler için küfrü dilemiş midir?

Ebu Hanife: -Hayır, fakat müminler için imanı dilemiştir. Keza kafirler için küfrü, zina edenler için zinayı, hırsızlık edenler için hırsızlığı, ilim erbabı için ilmi, hayır sahibleri için de hayrı dilemiştir. Allah kafirleri yaratmadan önce onların kafirler ve sapıklar olmasını dilemiştir.

Ebu Muti: Allah kafirleri, razı olduğu şeyleri yarattığından dolayı mı, razı olmadığı şeyleri yarattığından dolayı mı azablandırır?

Ebu Hanife: - Allah kafirleri yaratmaya razı olduğu şeylerden dolayı azaba uğratır.

Ebu Muti: Niçin?

Ebu Hanife: - Allah, küfrü yaratmaya rızası olduğu halde onları küfürlerinden dolayı azaba çeker. Fakat Allahın bizatihi küfre rızası yoktur.

Ebu Muti: Allah "Kulları için küfre rızası yoktur."(Zümer/7) buyuruduğu halde nasıl olur da küfrü yaratmaya rızası olur?

Ebu Hanife: - Allah onlar hakkında diler ama razı olmaz...

Ebu Muti: Niçin?

Ebu Hanife: - Çünkü Allah iblisi yaratmıştır. İblisi yaratmaya rızası var,fakat İblisin kendisine rızası yoktur. Keza Allah içki ve domuzu da yaratmıştır. Onları yaratmaya rızası olduğu halde kendilerine rızası yoktur.

Ebu Muti: Niçin?

Ebu Hanife: - Allah içkinin kendisine rıza gösterse idi, onu içen Allah'ın razı olduğu şeyi içmiş olurdu. Fakat onun içkiye ve küfre, İblise ve fiillerine rızası yoktur. Fakat bizzat Hz Muhammed'e rızası vardır.

Ebu Muti: Yahudiler "Allahın eli bağlıdır"(Maide/64) diyorlar. Allah'ın buna rızası var mıdır?

Ebu Hanife: - Hayır...

***

Ebu Hanife: - Eğer bir kimse "Allah tüm insanları melekler gibi itaatkar yaratmak isteseydi, buna kadir olur muydu?" Bunu haber ver denildiğinde "hayır" derse Allahı kendisini tavsif ettiğinden başkası ile vasıflandırmış olur. Zira Allah Kuranda: "Kullarının üzerine yegane mutasarrıf odur." (Enam/18) "O kullarının küfrüne razı olmaz"(Zümer/7) ve "O sizin üzerinizsen size azab göndermeğe kadirdir."(Enam/65) buyurmaktadır. Eğer "Kadirdir" derse" Allah İblisin itaat konusunda Cebrail gibi olmasını dileseydi, buna muktedir olmaz mıydı?"de. Eğer "hayır" derse kendi sözünü terketmiş ve Allah'ı sıfatlarının başkası ile sıfatlandırmış olur. Eğer "Kulun zina etmesi, içki içmesi, namuslu insanlara dil uzatması Allah'ın izni ile değil midir?" derse "Evet" denir. Eğer "O halde o kimseye niçin hadd cezası tatbik edilir?" derse "Allahın emrettiği terkedilemez" denir. Çünkü o kimse kölesini kesse, bu Allah'ın dilemesi ile olur, insanlarda o kimseyi kötülerler. Eğer kölesini azad ederse , insanlarda onu överler. Bunların her ikisi de Allah'ın dilemesi ile vücuda gelir. Fakat kul Allah'ın dilemesi ile masiyet işlerse, işleyen kişinin fiilinde Allahın rızası ve doğruluk yoktur. "Niçin ona hadd tatbik edilir" sözü onların prensiplerine göre fasid bir sualdir,ç ünkü onlar bir çok masiyetlerde Allah'ın dilemesini kabul etmezler. Ona göre içki içmek gibi bir fiilin haricinde hadd gerekmiyor. Oysa ki yaptığı her işi Allah'ın dilemesi ile yapmıştır.

GÜNAH İŞLEYENİN KAFİR OLDUĞU İDDİASINA REDDİYE

Ebu Muti: Eğer bir kimse günah işleyen kafirdir, derse onun sözünü boşa çıkaracak cevap nedir?

Ebu Hanife: - Ona şöyle cevap verilir: "Yunusu da an. Hani o öfkelenerek çıkıp gitmiş, kendisini tazyik etmeyeceğimizi sanmıştı. Karanlıklar içinde niyaz ederek, senden başka ilah yoktur, seni tenzih ederim, ben zalimlerden oldum,dedi" (Enbiya/87) Buna göre o zalim mümindir, kafir ve münafık değildir. Hz.Yusufun kardeşleri: "Ey babamız,bizim için günahlarımızın bağışlanmasını dile. Biz muhakkak suçlu idik." (Yusuf/97) dediler bu durumlarıyla onlar günahkardırlar, fakat kafir değildirler. Allah Peygambere "Senin geçmiş ve gelecek günahını affetmesi için..."(Feth/2) buyurmuş, günahını yerine küfrünü dememiştir. HzMusa kıbti'yi öldürdüğünde günah işlemişti ama kafir değildi.

Eğer o kimse "ben inşallah müminim" derse, " Şüphesiz Allah ve melekleri peygambere salat ve selam ederler.  Ey inananlar siz de ona salavat getirin, ona layık olduğu şekilde selam getirin." (Ahzab/56) ayeti gereğince "Eğer müminse ona salavat getir, mümin değilsen getirme" denir keza Allah şöyle buyurur "Ey inananlar, Cuma günü namaz için nida olunduğunda Allah'ın zikrine koşun, alışverişi bırakın"(Cuma/9)

Muaz şöyle dedi: "Kişinin Allah hakkındaki şüphesi, onun tüm iyiliklerini ibtal eder. Allah'a iman ettiği halde günah işleyenin affedilmesi umulur, azab görmesinden korkulur." Muaz'a soran şahıs: "Şüphe iyilikleri götürdüğüne göre, iman da kötülükleri daha çok götürür"demişti. Muaz da:"Yemin ederim, bu adamdan daha çok hayret edilecek birini görmedim"dedi. Ona sen müslüman mısın, dedi. O da bilmiyorum, dedi.

O kimseye "bilmiyorum"sözün doğru mu, yanlış mı diye sorulur. Eğer doğru, derse şöyle de "Dünyada doğru olan ahrette değil midir?" Eğer "Evet"derse: "Kabir azabına, suale, kadere, hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna imanın var mı?" de. Evet, derse "Sen mümin misin? diye sor. Hala "Bilmiyorum" derse: Bilmeyesin anlamayasın, iflah olmayasın,de...

Ebu Muti: Eğer bir kimse cennat-cehennem yaratılmış değillerdir,derse(?)

Ebu Hanife: - Ona şöyle de: Onlar bir şey dir. Oysaki Allah "Allah her şeyi yaratmıştır"(Zümer/62) "Biz herşeyi bir ölçü ile yarattık" (Kamer/49) "Onlar sabah akşam ateşe karşı getirilecekler " (Mümin/46) buyurmaktadır.

Ebu Muti: Eğer cennet ve cehennem fanidir,derse(?)

Ebu Hanife: - Ona Allah Kuranda cennetin nimetlerini "Kesilip tükenmeyen, yasak da edilemeyen"(Vaka/32) olarak vasfetmektedir,de...

Cennetlik ve cehennemlikler girdikten sonra cennet ve cehenneme yok olacaktır diyen de orada ebedi kalışı inkar ettiği için kafir olmuş olur.

Allah mahlukların sıfatları ile sıfatlanamaz. Onun gazab ve rızası keyfiyetsizdir. Sünnet ehlinin görüşü budur. Allah gazab eder ve razı olur. Onun gazabı cezalandırması, rızası da sevabıdır, denilemez. Biz onu kendisini vasfettiği gibi vasfederiz. O birdir, hiç bir şeye muhtaç değildir. Doğurmamış, doğurulmamıştır, dengi yoktur. Hayy,  kayyum, kadir, duyan, gören ve bilen odur. Onun eli kullarının eli üzerindedir. Ama eli kullarının eli gibi bir uzuv değildir. O ellerin yaratıcısıdır. Onun yüzü yaratıklarının yüzü gibi değildir. O bütün yüzlerin yaratıcısıdır. Onun nefsi yarattıklarının nefsi gibi değildir. Bütün nefislerin yaratıcısı odur. "Onun benzeri hiç bir şey yoktur. Duyan ve gören odur" (Şura/11)

Ebu Muti: Eğer Allah nerdedir,diye sorulursa(?)

Ebu Hanife: - O kimseye: yaratılmadan önce mekan yoktu, halbuki Allah vardı. Mahlukattan hiç biri yokken "nerede" mefhumu mevcutken Allah var idi. O her şeyin yaratıcısıdır, de... "Eğer dileyen, dilenmiş olan şeyi ne ile diledi?" denilirse "Sıfatla" de. O kudretle kadir, ilimle alim, mülk ile maliktir. Eğer "Meşietle mi diledi, meşietle takdir edilip ilimle mi diledi?" diye sorarsa "Evet" diye cevap ver...

İMAN BABI

Ebu Hanife: - Eğer imanın yeri sorulursa onun kaynağının ve yerinin kalb olduğu, fer'inin de cesette bulunduğu söylenir. Eğer o parmağında mıdır denirse "Evet" de. Eğer parmak kesilirse iman nereye gider denirse "kalbe" de.

Eğer Allah kullarından bir şey taleb eder mi? derse: "Hayır ancak onlar Allahtan birşeyler dilerler, de. Allahın kul üzerindeki hakları nelerdir? derse: Ona kulluk etmeleri ve ona hiç bir şeyleri ortak koşmamalarıdır. Bunu yaptıkları zaman onların Allahtan bekledikleri, Allahın onları affetmesi ve sevablandırmasıdır. Zira Allah Kuranda: "Ağaç altında sana beyat ettiklerinde Allah müminlerden razı oldu."(Fetih/18) ayeti gereğince Allah müminlerden razı olur. Allah İblise gazab eder "Dilediğinizi yapın" (Fussilet/40) Ayeti Allahın tehdidini ifade eder. "Semuda gelince biz onlara doğru yolu göstermiştik, akat onlar körlüğü hidayete tercih ettiler" Yani onlara hidayeti göstermiş ve açıklamıştık demektir. "Dileyen Küfretsin, dileyen iman etsin" (Kehf/29) ayeti tehdidi ifade eder. "Ben cinleri ve insanları bana kulluk etsinler diye yarattım." (Zariyat/56) buyrulmaktadır. Fakat bu fiillerin hepsi hayırlı, şerli, tatlısı, acısı, zararlısı ve faydalısı, hepsi Allahın takdiri iledir. Allah şöyle buyurur: "Eğer Rabbin dileseydi,insanların hepsi de iman ederlerdi. Sen niçin insanları mümin olmak için zorlamak istiyorsun."(Yunus/99)

"Biz onlara melekler indirseydik, ölüler onlarla konuşsaydı, her şeyi bir araya getirip onların önünde toplasaydık, Allah dilemedikçe yine iman edemezlerdi." (Enam/111)

"Hiç kimse Allahın izni olmadan iman edemez."(Yunus/100)

"Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz" (İnsan/30) Yani Allah takdiri ile dilemedikçe sizler dileyemezsiniz. Hz.Şuayb şöyle demişti:" Allah bizi sizin dininizden kurtardıktan sonra yine o dine girersek, Allaha iftira etmiş oluruz. Onun için Allahın dilemesi dışında bizim sizin dininize dönmemize imkan yoktur. Onun ilmi herşeyi kuşatmıştır. Biz Allaha tevekkül ettik. Ey Rabbimiz! kavmimizle bizim aramızdaki davada doğrulukla hükmet. Sen her şeyin doğrusunu gösteren ve haber verenlerin en hayırlısısın" (Tekvir/29) Hz.Nuh şöyle dedi: "Allah sizin helak edilmenizi dilerse, benim size öğüt vermem ve hayrınızı istemem bana hiçbir fayda vermez. O Rabbinizdir, dönüş Onadır." (Hud/34)

Keza Allah şöyle der: "O andolsun Ona (Yusufa) niyet kurmuştu.  Eğer rabbinin burhanını görmese idi. Oda onu kasdetmiş gitmişti. Biz böylece ondan kötülük ve hayasızlığı giderdik. Çünkü O bizim ihlasa erdirilmiş kullarımızdan idi."(Yusuf/24)

Keza Allah şöyle buyurur: "Biz Süleymanı denedik,Onun tahtı üstüne bir ceset attık. O da hemen Allaha dönüp sığındı"(Sad:34)

*** "
Sayfa: [1] 2