İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Mesajlar - Rahmet Forum

Sayfa: [1]
1
Sahabeler ve Veliler / Eshab-I Kiram Kimdir?
« : Ocak 04, 2018, 10:10:01 ÖÖ »
Peygamber efendimizi hayatta iken ve peygamber olarak bir ân gören, eğer âmâ ise bir ân konuşan mü'mine "Sahâbî" denir. Birkaç tânesine “Eshâb” veya “Sahâbe” denir. Hürmet olarak Eshâb-ı kirâm denir. Peygamberimizi, kâfir iken görüp de, Resûlullahın vefâtından sonra îmâna gelen veya Müslüman iken, sonra mürted olan ya’nî Müslümanlıktan çıkan sahâbî olamaz.

Zaten Peygamber efendimiz, Eshâbından hiçbirinin sonradan kâfir olmıyacağını, ya'nî Müslümanlıktan çıkmıyacağını, hepsinin Cennete gideceklerini haber verdi.

Ehl-i sünnet âlimleri, Eshâb-ı kirâmı üçe ayırmıştır:

1. Muhâcirler: Mekke şehri alınmadan önce, Mekke’den veya başka yerlerden, vatanlarını, yakınlarını terk ederek, Medîne şehrine hicret edenlerdir.

2. Ensâr: Peygamber efendimize ve Muhâcirlere her türlü yardımda ve fedâkârlıkta bulunacaklarına söz veren Medîne şehrinde veya bu şehre yakın yerlerde bulunan Müslümanlardır.

3. Diğer Eshâb-ı kirâm: Mekke şehri alındığı zaman ve daha sonra Mekke’de veya başka yerlerde îmâna gelenlerdir.

Eshâb-ı kirâmın en üstünleri, Resûlullahın dört halîfesidir. Bunlardan sonra en üstünleri Cennet ile müjdelenmiş olan Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Talhâ, Zübeyr bin Avvâm, Abdurrahmân bin Avf, Sa’d bin Ebî Vakkâs, Saîd bin Zeyd, Ebû Ubeyde bin Cerrâh, ve Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’dir.

Eshâb-ı kirâmın adedi: Mekke'nin fethinde on bin, Tebük Gazâsında yetmiş bin, Vedâ Haccında doksan bin ve Resûlullah efendimiz vefât ettiği zaman yeryüzünde yüz yirmi dört binden fazla sahâbî vardı. Bu konuda başka rivâyetler de vardır.

Allahü teâlâ, Eshâb-ı kirâmdan râzı olduğunu, onları sevdiğini Kur'ân-ı kerîmde bildiriyor. ve meâlen:

- Allah onlardan râzı, onlar da Allahtan râzıdır, ve:

- Hepsine hüsnâyı, Cenneti va'dettik, buyuruluyor. Allahü teâlânın sıfatları ebedîdir, sonsuzdur. Bu bakımdan Eshâb-ı kirâmdan râzı olması da sonsuzdur.Bunun için bu mübârek insanlardan bahsederken sıradan bir insandan bahseder gibi konuşmamalıdır. Her zaman edebli, terbiyeli olmalıdır.

Peygamber efendimizi sevenin, O'nun Ehl-i beytini ve Eshâbını, ya'nî arkadaşlarını da sevmesi lâzımdır. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:

- Sırât köprüsünden ayakları kaymadan geçenler, Ehl-i beytimi ve Eshâbımı çok sevenlerdir.

- Eshâbıma dil uzatmakta, Allahü teâlâdan korkunuz! Benden sonra onları kötü niyetlerinize hedef tutmayınız! Nefsinize uyup, kin bağlamayınız! Onları sevenler, beni sevdikleri için severler. Onları sevmiyenler, beni sevmedikleri için sevmezler. Onlara el ile, dil ile eziyet edenler, onları gücendirenler, Allahü teâlâya eziyet etmiş olurlar ki, bunun da muâhezesi, ibret cezâsı gecikmez, verilir.

- Allahü teâlânın, meleklerin ve bütün insanların la'neti, Eshâbıma kötü söz söyliyenin, üzerine olsun! Kıyâmette Allahü teâlâ, böyle kimselerin farzlarını da, nâfile ibâdetlerini de kabûl etmez!

- Kıyâmette, insanların hepsinin kurtulma ümidi vardır. Eshâbıma söğenler bunlardan müstesnâdır. Onlara Kıyâmet halkı da la'net eder.

Eshâb-ı kirâm, seçilmiş insanlardı. Üstünlükleri diğer ümmetlerden çok fazlaydı. Meselâ, Hz. Ebû Bekir, Peygamberlerden sonra insanların en üstünü idi. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:

- Allahü teâlâ, beni bütün insanlar arasından ayırıp seçti. Bana eshâb ve akrabâ olarak en iyi insanları seçti. Bunlardan sonra, birçok kimse gelir ki, eshâbıma ve akrabâma dil uzatırlar. Onlara yakışmıyan iftirâlar söyliyerek, kötülemeye uğraşırlar. Böyle kimselerle oturmayınız! Birlikte yiyip içmeyiniz! Bunlardan kız alıp vermeyiniz.

Eshâb-ı kirâmın herbirinin ismini hürmetle, saygı ile söylemelidir. Birinin adı söylenince “radıyallahü anh= Allah ondan râzı olsun” denir. İkisi için “radıyallahü anhümâ= Allahü teâlâ o ikisinden râzı olsun” Birkaçı veya hepsi söylenince “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecmaîn” veya kısaca “radıyallahü anhüm= Allah onların hepsinden râzı olsun” denir.

2
Sahabeler ve Veliler / Abbâs Bin Abdülmuttalib
« : Ocak 04, 2018, 10:09:02 ÖÖ »
Peygamberimizin amcası:
ABBÂS BİN ABDÜLMUTTALİB

 

 

Hz. Abbâs, gençlik zamanında, ticâretle uğraştı ve çok zengin oldu. Kardeşlerinin içinde en zengini oydu. Abisi Ebû Tâlib’in ise mâli durumu çok kötü idi. Resûlullah efendimizin teklîfi ile Ebû Tâlib’in oğlu Ukayl’in yetişmesine yardımcı oldu ve abisinin yükünü hafifletti.

Resûlullah efendimiz, İslâmiyeti anlatmaya başlayınca, Hz. Abbâs muhâlefet etmeyip, akrabâlık şefkatinden dolayı, Peygamber efendimize yardımda bulundu ve destek oldu.

Biz Onu koruduk

Müslüman olmadığı hâlde, Akabe bî’atında Peygamber efendimizin yanında bulunup, orada te’sîrli konuşmalar yaptı. Bî’at etmek için gelen Medîneli Müslümanlara şöyle hitâb etti:

- Ey Medîneliler! Bu, kardeşimin oğludur. İnsanların içinde en çok sevdiğim Odur. Eğer, Onu tasdîk edip, Allahtan getirdiklerine inanıyor ve beraberinizde alıp götürmek istiyorsanız, beni tatmîn edecek sağlam bir söz vermeniz lâzımdır.

Bildiğiniz gibi, Muhammed aleyhisselâm bizdendir. Biz, Onu, Ona inanmıyan kimselerden koruduk. O, bizim aramızda izzet ve şerefiyle korunmuş olarak yaşamaktadır. Bütün bunlara rağmen, herkesten yüz çevirmiş ve sizinle beraber gitmeye karar vermiş bulunmaktadır.

Eğer siz, bütün Arap kabîlelerinin birleşip, üzerinize hücûm ettiğinde, onlara karşı koyacak kadar savaş gücüne sahipseniz, bu işe karar veriniz! Bu husûsu aranızda iyice görüşüp konuşunuz. Sonradan ayrılığa düşmeyiniz! Verdiğiniz sözde durup, Onu düşmanlarından koruyabilecek misiniz?

Bunu lâyıkıyla yapabilirseniz ne âlâ. Yok, Mekke’den çıktıktan sonra Onu yalnız bırakacaksanız, şimdiden bu işten vazgeçiniz ki, yurdunda şerefiyle korunmuş hâlde yaşasın!

Buna karşılık Medîneli Müslümanlar, “Biz, Resûlullahı malımız ve canımız pahasına koruyacağız. Biz, bu sözümüzde sâdıkız” dediler ve Resûlullah efendimize bî’at ettiler. Sonra Hz. Abbâs şöyle duâ etti:

- Allahım! Sen onların, yeğenim hakkında verdikleri sözü, Onu korumak için ettikleri yemîni işiten ve görensin. Kardeşimin oğlunu sana emânet ediyorum yâ Rabbî!

Peygamber efendimizin amcası olan Hz. Abbâs çok zengin olup, çok cömert idi. İkrâm ve ihsânları çok meşhûr idi. Fakîr, fukarâyı sevindirmeyi çok severdi. Özellikle köle satın alıp, azâd etmekten çok memnun olurdu. Yetmiş kadar köle azâd etmiştir.

Yakın akrabâyı ziyâret etmeye, onların haklarına riâyete çok dikkat ederdi. Peygamber efendimiz, kendisini çok severdi. Bir defasında buyurdu ki:

- Allahım, Abbâs’ı ve oğullarını magfiret eyle ve bağışla! Öyle ki, hiç günâhları kalmasın! Yâ Rabbî, onu ve oğullarını meydana gelecek âfet ve belâlardan koru!

Akrabâlık hakkı

Peygamber efendimiz birgün, Hz. Abbâsa sordu:

- Sana bir ihsânda bulunayım mı? Sana, akrabâlık hakkını ödeyip faydalı olayım mı?

- Evet yâ Resûlallah!

- Sana bir şey öğreteyim ki, onu yaptığın zaman, eski- yeni, önceki-sonraki, gizli-açık, hatâen veya kasten işlediğin bütün günâhları Allahü teâlâ affeder.

- Yâ Resûlallah öğreteceğin bu şey nedir?

- Dört rek’atli namaz kıl! Her rek’atte, sübhânekeden sonra on defa, (Sübhânallahi velhamdülillâhi velâ ilâhe illâllahü vallahü ekber) dersin. Fâtiha’dan sonra bir zammı sûre okuyup ayakta iken onbeş defa tekrar, (Sübhânallahi velhamdülillâhi velâ ilâhe illâllahü vallahü ekber) dersin!

Rükü’a eğilince bunu on defa söylersin! Rükü’dan kalktığında ayakta olduğun hâlde, bunu on defa söylersin! Sonra secdeye varır, orada on defa söylersin! Secdeden kalkıp oturduğunda on defa söylersin! Tekrar secdeye vardığında on defa söylersin!

Sonra ikinci rek’ata kalkarsın! Birinci rek’attaki gibi dört rek’atı da kılarsın! Bu her rek’atta yetmişbeş, dört rek’atta üçyüz eder. Artık senin günâhların Alic’in (yürümekle dört gecede katedilen kumluk bir yer) kumlarının sayısı kadar da olsa, Allahü teâlâ seni bağışlar. Bunu hergün bir defa kılmaya gücün yeterse kıl!

- Yâ Resûlallah, bunu hergün yapmaya kimin gücü yeter?

- Hergün kılmaya gücün yetmezse, her Cum’a bir defa kıl! Her Cum’a kılamazsan, ayda bir defa kıl! Ayda bir defa kılamazsan senede bir defa kıl! Senede bir defa kılamazsan ömründe bir defa olsun kıl!

Kazâ borcu olanlar

Kazâ borcu olan, nâfile namaz yerine kazâ namazlarını kılarak, önce borcunu ödemelidir! Çünkü kazâ borcu olanların nâfilelerine sevâb verilmez.

Hz. Abbâs, Kureyş’in ileri gelenlerinden ve reislerinden idi. Mescid-i Harâmın tâmirâtı ve gelen hacılara su dağıtmak (sikâye) hizmetini yürütürdü. Müslüman olduktan sonra da bu vazîfeyi devam ettirdi. Hz. Abbâs ve kardeşleri, hac mevsiminde zemzem kuyusu önünde dururlar, isteyenlere, kuyudan su çekip verirlerdi.

Hz. Abbâs, Peygamber efendimizin en çok sevdiği amcalarındandır. Abdülmuttalib’in en küçük oğludur. Peygamber efendimizden üç yaş büyüktür.

Kurtuluş akçesi

Bedir savaşında daha Müslüman olmamıştı. Müşriklerin zoruyla savaşa sokuldu. Savaş sonunda, esîr edilip Medîne’ye götürüldü. Peygamber efendimiz kendisine buyurdu ki:

- Ey Abbâs, kendin, kardeşinin oğlu Ukayl bin Ebû Tâlib ve Nevfel bin Hâris için kurtuluş akçesi öde! Çünkü sen zenginsin.

- Yâ Resûlallah, ben Müslümanım. Kureyşliler beni zorla Bedir’e getirdiler.

- Senin Müslümanlığını Allahü teâlâ bilir. Doğru söylüyorsan Allah sana elbette onun ecrini verir. Fakat senin hâlin, görünüş i’tibâriyle, aleyhimizedir. Bunun için sen kurtuluş akçesi ödemelisin!

- Yâ Resûlallah, yanımda 800 dirhemden başka param yoktur.

- Yâ Abbâs, o altınları niçin söylemiyorsun?

- Hangi altınları?

- Hani sen Mekke’den çıkacağın gün, hanımın Hâris’in kızı Ümmül Fadl’a verdiğin altınlar. Onları verirken, yanınızda sizden başka kimse yoktu. Sen, Ümmül Fadl’a, “Bu seferde başıma ne geleceğini bilmiyorum. Eğer bir felâkete duçar olup da dönemezsem, şu kadarı senindir. Şu kadarı Fadl içindir. Şu kadarı Abdullah içindir. Şu kadarı Ubeydullah içindir. Şu kadarı da Kusem içindir” dediğin altınlar?

Peygamber efendimiz altınlar hakkında bu kadar teferruatlı bir şekilde bilgi verince, Hz. Abbâs çok şaşırdı:

- Allaha yemîn ederim ki, ben bu altınları hanımıma verirken yanımızda kimse yoktu. Bunları sen nereden biliyorsun?

- Allahü teâlâ haber verdi.

- Senin, Allahü teâlânın Resûlü olduğuna şimdi gerçekten inandım. Doğru söylediğine şehâdet ederim.

Hemen Kelime-i şehâdet getirerek Müslüman oldu.

Hz. Abbâs Müslüman olunca, Resûlullah onu Mekke’de görevlendirdi. Müslüman olduğunu kimseye söylemedi. Mekke’de olup bitenleri, gizlice Peygamber efendimize bildirirdi. Bir zaman sonra Peygamber efendimizin hasretine dayanamayıp, Medîne’ye gelmek istediğini mektupla bildirdiğinde, Peygamber efendimiz buyurdu ki:

- Senin bulunduğun yerdeki cihâdın daha güzel ve faydalıdır.

Muhâcirlerin sonuncusu

Hz. Abbâs, Mekke’nin fethine dâir yapılan hazırlıkların son safhada olduğunu haber alınca, artık Mekke’de kalmayı lüzûmlu bulmayıp, fetihten az bir zaman önce Medîne’ye hicret için yola çıktı. Zü’l-huleyfe’de Resûlullaha kavuştu.

Âilesini Medîne’ye gönderip, kendisi Mekke’nin fethinde, Peygamber efendimizin yanında bulundu. Peygamber efendimiz ona buyurdular ki:

- Ey Abbâs! Ben, Peygamberlerin sonuncusu olduğum gibi, sen de muhâcirlerin sonuncususun.

Hz. Ebû Süfyân, Mekke’nin fethi sırasında Müslüman oldu. Kendisiyle Hz. Abbâs ilgilendi. Ebû Süfyân, Müslümanların bir sabah vakti namaz için coşkun hazırlıklarını görünce dedi ki:

- Ey Abbâs! Müslümanlara yeni bir şey mi emredildi?

- Hayır, onlar namaza hazırlanıyorlar.

Daha sonra Ebû Süfyân’a abdest aldırıp, Resûlullaha götürdü. Resûl aleyhisselâm namaz için cemâ’atin önüne geçip tekbîr aldı. Cemâ’at da büyük bir vecd içinde Ona uydu. Onların rükü ve secdedeki hâllerini gören Ebû Süfyân dedi ki:

- Ey Abbâs! Böyle itâati ne İran saraylarında, ne Rum diyârlarında gördüm. Doğrusu, yeğenin büyük bir hükümdâr olmuş.

Bunun üzerine Hz. Abbâs dedi ki:

- Ey Ebû Süfyân! Bu iş saltanat değil, nübüvvettir.

Hz. Abbâs, Resûlullahın yakını olması sebebiyle, Eshâb-ı kirâm arasında ayrı bir yeri vardı. Sözü dinlenirdi.

Peygamber efendimiz vefât edince, Eshâb-ı kirâmın aklı başından gitti. Mescidde ağlaşmaya başladılar. Hiç kimsenin inanası gelmiyordu.

Hele Hz. Ömer, tamamen kendinden geçmiş bir hâlde idi. Peygamber efendimizin mübârek yüzüne bakıp, “Resûlullah bayılmış, fakat baygınlığı çok ağır” diyordu. Ölüm sözünü ağzına almadığı gibi, kimsenin de söylemesini istemiyordu. Dışarı çıkıp dedi ki:

- Kim, “Resûlullah öldü” derse, kılıcımla boynunu vururum!

Duyan var mı?

Hz. Ebû Bekir ile Hz. Abbâs’ın Eshâb-ı kirâm arasında bir ağırlığı vardı. Eshâb-ı kirâmı ancak bunlar teskîn edebilirdi. Bunun için beraber mescide gittiler. Hz. Abbâs buyurdu ki:

- Ey insanlar! Resûlullahın, “Ben vefât etmiyeceğim” dediğini içinizde duyan var mı?

- Hayır böyle bir söz duymadık.

Sonra Hz. Ömer’e dönüp sordu:

- Yâ Ömer, bu husûsta sen birşey duydun mu?

- Hayır duymadım.

Sonra Eshâb-ı kirâma dönüp buyurdu ki:

- Hiç kimse Resûlullahın vefât etmiyeceğini söyleyemez. Cenâb-ı Hakka yemîn ederim ki, Resûlullah ölümü tatmış bulunmaktadır. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde, “Muhakkak, sen de öleceksin, onlar da ölecektir” buyurmaktadır. Resûlullah efendimiz, İslâmiyetin bütün hükümlerini tamamladıktan sonra aramızdan ayrıldı. Artık kendimize gelip, defin işlerini tamamlayalım.

Sonra, Hz. Ebû Bekir de buna benzer konuşmalar yaptı. Böylece Eshâb-ı kirâmın aklı başlarına geldi.

Hayber gazâsından sonra, Haccâc bin İlât hazretleri, Peygamber efendimizin huzûruna gelip dedi ki:

- Yâ Resûlallah, benim Mekke’de çoluk çocuğum, mallarım var. Bunları buraya getirmek istiyorum. Fakat, benim Müslüman olduğumu öğrenirlerse, bunları vermezler. Mekke’ye gittiğimde, sizin hakkınızda uygun olmayan sözler söylesem uygun olur mu?

Bunun üzerine Peygamber efendimiz izin verdi.

Zafere ulaştı

Bu izin üzerine Mekke’ye gelip, Peygamber efendimizin esîr alındığını, öldürülmesi için Mekke’ye getirileceğini söyledi.

Bu habere müşrikler çok sevindi. Hz. Abbâs ise, haberi alır almaz, üzüntüsünden bayıldı. Kendinden geçmiş bir hâlde evine götürdüler. Bir müddet sonra kendine geldiğinde, işin aslını öğrenmek için, kimsenin bulunmadığı bir zamanda, Haccâc’ı evine çağırdı. Hz. Abbâs’ın perişan hâlini gören Haccâc dedi ki:

- Yâ Abbâs sana müjde! Resûlullah, Hayber’de zafere ulaştı. Ben mallarımı kurtarmak için Resûlullahtan izin alarak böyle söyledim. Buradan ayrıldıktan üç gün sonra, yaptığım hîleyi onlara söyleyebilirsin.

Hz. Abbâs, Mekke’nin fethinden sonra yapılan Huneyn gazâsında da, Peygamber efendimizin yanından ayrılmadı. İslâm ordusu, sabah gün ışımadan çukur ve geniş bir vâdiden aşağı iniyordu. Düşman ordusu, önceden oraya geldiği için, vâdinin her iki yanında gizlenip pusu kurmuştu.

Resûlullahın yanından ayrılmadı

Müslümanlar tam oraya geldiklerinde, düşman etraftan saldırmaya başladı. Müslümanlar ne olduklarını anlayamadılar. Bir an karışıklık oldu. Hz. Abbâs, Hz. Ebû Bekir ve birkaç kahraman, ölümü göze alıp, Resûlullahla birlikte bir adım gerilemediler.

Bunun üzerine Peygamber efendimiz buyurdu ki:

- Yâ Abbâs! Sen onlara; “Ey Medîneliler! Ey Semüre ağacının altında bî’at eden sahâbîler!” diye seslen!

Hz. Abbâs, iri yapılı ve heybetli idi. Bağırdığı zaman sesi çok uzaklardan duyulduğu için, bütün gücüyle bağırdı:

- Ey Medîneliler! Ey Semüre ağacının altında Peygamberimize söz veren Eshâb! Buraya toplanınız! Dağılmayınız!

Bunu işiten Eshâb-ı kirâm geri dönmek istediler. Fakat binek hayvanları öyle ürkmüşlerdi ki, ba’zıları hayvanlarını geri döndüremediler. Binek hayvanlarından kendilerini atmak mecbûriyetinde kaldılar. Müslümanlar toparlandılar ve şiddetli bir muhârebeden sonra düşman yenik düştü. Askerlerinin çoğu öldürüldü. Bir kısmı da esîr alındı.

Hz. Abbâs bin Abdülmuttalib, çok yiğit idi. Hz. Câbir anlatır:

“Resûlullah efendimiz Tâif’e gittiğinde, oradaki halka, elçi olarak Hanzala bin Rebî’i göndermişti. Hanzala Tâiflilerle görüşürken, kendisini yakalayıp kaleye hapsetmek istediler. Bunu gören Resûl aleyhisselâm buyurdu ki:

- Kim bunların elinden Hanzala’yı kurtarır? Bu işi başarana bütün gâzilerin sevâbı verilecektir.

Hz. Abbâs bin Abdülmuttalib yerinden fırlayıp, yıldırım gibi koştu. Hanzala’yı kaleye sokmak üzere olan Tâiflilere yetişerek, ellerinden aldı. Kaleden Hz. Abbâs’a taş atıyorlardı. Bu sırada Resûlullah efendimiz de, Hz. Abbâs’a duâ ediyordu. Hz. Abbâs yaralanmadan Hanzala’yı Resûlullaha getirdi.”

Fâizini kaldırdı

632 senesinde Resûlullah efendimiz Eshâbıyla vedâ haccına gittiler. Peygamber efendimiz, vedâ hutbelerinde, sevgili amcasından da bahsettiler... Fâizin yasak olduğunu, ilk kaldırdığı fâizin, amcası Hz. Abbâs’ın fâizi olduğunu bildirdiler.

Peygamber efendimizin vefâtından sonra mübârek cenâzelerini yıkamak üzere; Hz. Ali, Hz. Abbâs ve oğulları Fadl ve Kusem, Üsâme bin Zeyd ve Sâlih odaya girip kapıyı kapadılar. Peygamber efendimizi, gömleği üzerinde olduğu hâlde yıkamaya başladılar.

Hz. Abbâs ve oğulları su döküp, Peygamber efendimizi sağa, sola döndürdüler. Hz. Ali de yıkadı. Yıkadıkça, evin içine eşine rastlanmamış çok güzel bir koku yayıldı. Üç parça kefen ile kefenledikten sonra, vefât ettiği yere kabr-i şerîfi kazılıp, lahd şekline getirildi ve Resûlullah efendimizi, kabr-i şerîfine koydular.

Hz. Ömer, fetihlerden elde edilen ganîmetlerden, Hz. Abbâs’a hisse ayırırdı. Hz. Ömer, Mescid-i Nebevînin genişletilmesini istedi. Mescidin hemen yanında Hz. Abbâs’ın evi vardı. Halîfe bu evi satın almak istedi. Hz Abbâs ise evini hediye olarak verdi.

Ayağa kalkarlardı

Hz. Ömer, Medîne’de kuraklık olunca, Hz. Abbâs’ın duâ etmesini istedi. Hz. Abbâs duâ edip, duâsı bereketiyle yağmur yağdı ve toprak yeşerdi. Bundan sonra Hz. Ömer buyurdu ki:

- Abbâs, Allahü teâlâ ile bizim aramızda vesîledir.

Hz. Abbâs, Peygamber efendimize yakınlığı ve fazîletlerinin çokluğundan dolayı herkes tarafından sevilir, sayılır, hürmet edilir bir zât idi. Herkes kendisine imrenirdi. Dört büyük halîfe gibi büyük zâtlar, o gelince, hürmetlerinden ve tevâzularından ayağa kalkarlardı.

Çok zengin idi. Medîne’ye yerleştikten sonra yapılan bütün muhârebelerde ve özellikle, Bizans’a karşı gerçekleştirilen seferde, İslâm ordusunun techîzi için çok yardım etti.

Ziyâdesiyle cömert olup, ikrâm ve ihsânları çok idi. Köleleri satın alıp azâd eder ve böyle yapmayı çok severdi. Yetmiş köle azâd ettiği meşhûrdur. Yakın akrabâyı ziyâret etmeye, onların haklarını yerine getirmeye çok dikkat eder, muhtaç olanlara yardım ederdi.

Hz. Abbâs bin Abdülmuttalib, ömrünün sonunda göremez oldu. Hz. Osman’ın şehîd edilmesinden iki sene evvel, 652 senesinde 88 yaşında Medîne-i münevverede vefât etti. Cenâze namazını Hz. Osman kıldırdı. Bakî’ kabristanına defnedildi.

Kızlarından başka on erkek evlâdı vardı. Bunların içinde, Abdullah bin Abbâs hazretleri ilimde çok yüksekti. Kızları içinde Ümmü Gülsüm ba’zı hadîs-i şerîfler rivâyet etti.

Hz. Âişe şöyle anlatır:

“Resûlullah efendimiz Eshâb-ı kirâmı ile oturuyordu. Yanında Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer vardı. O esnâda Hz. Abbâs içeri girdi. Hz. Ebû Bekir ona yer verdi. Hz. Abbâs, Resûlullahla Ebû Bekir arasına oturdu. Resûl aleyhisselâm bu hareketinden dolayı Hz. Ebû Bekir’e buyurdu ki:

- Büyüklerin kıymetini büyükler bilir.”

Ben Abbâs'danım

Peygamber efendimiz Hz. Abbâs hakkında yine buyurdular ki:

(Bu Abdülmuttalib oğlu Abbâs’dır. Kureyşte en cömert ve akrabâlık bağlarına en saygılı olandır.)

(Abbâs, bendendir. Ben Abbâs’danım.)

(Abbâs, amcamdır. Beni korumuştur. Ona ezâ eden, bana ezâ etmiş olur.)

(Abbâsoğullarından melikler olacak, ümmetimin başına geçecekler. Allahü teâlâ dîni onlarla azîz ve hâkim kılacak.)

Hz. Abbâs bin Abdülmuttalib, ekseriyâ şöyle derdi:

- Kendisine iyilik yaptığım hiç kimsenin kötülüğünü görmedim. Kendisine kötülük yaptığım hiç kimsenin de iyiliğini görmedim. Onun için, herkese iyilik ve ihsânda bulunun! Çünkü bunlar, sizi kötülüğün zararlarından korur.

İbni Şihâb’dan bildirildiğine göre; Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in hilâfetleri sırasında, kendileri bir binek üzerinde iken Hz. Abbâs’a rastlarlarsa, bineklerinden inerler, onunla beraber gideceği yere kadar yürürler, sonra dönerlerdi.

3
islam ansiklopedisi - Muhiddin BAĞÇECİ

İslâm akaidinde imam Ebu Mansur Muhammed b. Muhammed b. Mahmud el-Matüridiyye nisbet edilen mezhep. İmam Ebu Mansur el-Mâturidinin akaiddeki mezhebine mensub olanların meydana getirdiği topluluğa Matüridiyye denilir.

Alemü'l-Hudâ, İmamü'l-Huda ve el-Mütekellim lakablarıyla da anılan Matüridi takriben 238/852'de Maveraünnehir'de bulunan Semerkand'ın Matürid köyünde doğmuştur. 333/944'te Semerkand'da vefat etmiştir. O, İslama çok değerli hizmetler vermiş öncü İslâm âlimlerinin başında gelir. Maveraünnehir'de Ehli Sünnet'e nisbet edilen Kelâm ekolünün kurucusu ve mümessilidir. Ehli Sünnet kelâmının Irak'taki mümessili ise Ebul Hasen el-Eş'arî'dir (v. 324/936). Maturîdinin yaşadığı çağda, ilim ve edebiyata hizmet etmiş olan Samanoğulları devleti (844-999) hüküm sürmekteydi. Bize kadar gelen Te'vilâtu'l-Kur'an ve Kitâbü't-Tevhîd gibi eserlerinden anlıyoruz ki, Matüridi, Kelâm, Tefsir, Mezhebler Tarihi, Fıkıh ve Fıkıh usulünde derin bilgi sahibiydi. Mâturidinin hocaları, ilimleri İmam A'zam Ebu Hanife'ye uzanan Ebu'n-Nasr el-İyazi, Ebu Bekr Ahmed el-Cürcânî ve Muhammed b. Mukatil er-Râzî'dir. Bunların hocası ise İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed'den okumuş olan Ebu Süleyman b. Musa el-Cürcânî'dir. İmameyn lakabıyla tanınan İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed, İmam A'zam'ın en seçkin talebeleriydi. Matüridi, hocalarından İmam A'zam'ın akaide dair el-Fıkhü'l-Ekber, er-Risale, el-Vasiyye, el-Fıkhü'l-Ebsat, el-Âlim ve'l-Müteallim isimli risalelerini de okuyup rivayet etmiştir. Matürîdî, imam ismini almaya lâyık Hâkim es-Semerkandî (340/951), Ebul-Hasen er-Rustuğfeni (v. 345/956), Ebu'l-Leys el-Buhârî, Ebu Muhammed Abdülkerim b. Musa el-Pezdevî (v. 390/999) gibi büyük afimler de yetiştirmiştir. İmamları Mâtürîdiyye büyük bir sevgi ve saygı ile bağlı olan bu âlimler, Maveraünnehir'de Matüridiyye mezhebini delilleri ile kuvvetlendirerek açıklıyorlar ve yaymaya çalışıyorlardı.

Eş'ariyye Kelâm mektebinin doğup geliştiği yer olan Irak, pek çok bid'at mezhebinin çıktığı bir bölgeydi. İmam Eş'arî, Revâfız, Karamita ve özellikle Mu'tezile ile çok şiddetli ve gürültülü cedel ve münakaşalarda bulunmuştu. Matüridî'nin yetiştiği Maveraünnehir ise Irak'tan uzak olduğu için az da olsa bid'at akımlarından uzak kalmıştı. Fakat sonunda bu akımlardan bir kısmı Maveraünnehir'e sızmış, Mu'tezile'nin sesi buralara kadar aksetmişti. Nisbi de olsa, bid'at mezheblerinin mensubları buralarda da bulunuyordu. İmam Matüridî, Maveraünnehir'e kadar gelen Mu'tezile'den başka, Dehriye, Seneviyye ve Karâmita'ya karşı mantıklı ve istikrarlı mücadeleler vermişti. Onun Kitâbü't Tevhid'i bunlar gibi sapık fikir ve bid'at cereyanlarını içine alan ve bunları gereği gibi çürütmeye çalışan en değerli ve en eski vesika mahiyetini taşımaktadır.

Metodu:

Gerek Eş'arî gerekse Matüridî, Mu'tezile ve diğer bid'at mezheblerine galebe çalabilmek için, hasımlarının metodlarının akl-ı selime uygun taraflarını almışlar ve Ehli Sünnet Kelâmı'nın kurucusu olmuşlardır. Fakat, Ehl-i Sünnet'in Kelâm metodunu daha ziyade doğru ve ilmi bir şekilde başlatan, akla ve nakle de lâyık oldukları değeri vererek bu iki asla bağlı kalan ve bu şekilde İslâm akaidini açıklamaya çalışan, imam Matüridî olmuştur. Çünkü, dinde akla uymayan bir şey yoktur. Allah'ın varlığı, hayat, ilim, kudret, irade gibi sıfatları ve Hz. Muhammed (s.a.s)'in peygamberliği akılla isbat edilir. Yine naklin bildirdiği ahiret ve ahvali gibi gayb haberlerinin imkânı akıl ile gösterilir ve Resulün haber verdiği şekilde bunlara iman edilir. Kelâm metodunda iman edilecek esas ve konuların hepsi haber-i sadık (sahih bir şekilde bize kadar gelen haber-i Resul ile) tesbit edilir. Bunları isbat etmeye yarayacak delillere gelince... Bunlardan duyulur âleme ait olanlar için duyular ve bunun ötesinde kalanlar için akıl kullanılır. Bu şekilde bilgilerimizin üç temel kaynağı ve bunların değerleri hakkında gerekli açıklamayı yapan, İmam Matüridî olmuştur. O, bilgilerimizin sebepleri ve değeri hakkında söz edilen ilk İslâm âlim ve mütekellimi olduğu için bu konularda kendisinden sonra gelen kelâmcılara çığır açmıştır. Ondan sonra gelen kelâmcılar da yazdıkları eserlerin mukaddimelerinde bilgilerimizin kaynağı ve değeri hakkındaki görüşlerini yazmışlardır.

Matüridî, Kitabü't-Tevhidinde, insanı ilme ulaştıran yolların iz'an (sağlam duyu organları ve bunlarla yapılan deney ve gözlem), haberler ve aklî istidlal olduğunu ve bilgiye ulaşabilmek için bu yolların hiç birisinden müstağni olunamayacağını söylüyor. Ona göre bunlardan her birinin sahasına giren bilgiler grubu vardır. Her bilgi alanına ancak kendisine götüren yolla gidilir. Duyularla elde edilen bilgiyi inkâr eden, inatçı ve kendisini beğenmiştir (Kitabü't-Tevhid Beyrut, 1970 s. 7-8).

Matüridî iki çeşit haber olduğunu söyler: 1- Mütevatir haber. Bunun doğru olduğunu tesbit etmek için konuyu araştırıp tetkik etmek lâzımdır. 2- Peygamberlerin haberleri. Yanlarında doğruluklarını gösteren ayetler (mûcizeler) bulunduğu için, onların verdikleri haberlerden daha doğru bir haber yoktur. Çünkü doğruluklarının açıklık ve seçikliği bakımından kalbin ısınıp yatışacağı sözler peygamberlerin haberleridir.

Matüridî akıl hakkında şöyle der:

Aklın istidlâline gelince; bunun ilmin sebebi olduğunu kabul etmek gerekir. Çünkü duyular vasıtası ile elde edilen bilgileri düşünüp tertipleyerek hüküm veren odur. Duyulardan uzak olan ve bunların dışında kalan şeyleri anlayan, haberlerle bilinen şeyler de yanlışlık olup olmadığı ihtimali üzerinde duran, sonra peygamberlerin mucizeleri ile sihirbazların aldatmacalarını ayırdeden ve başka şeylerin doğruluğunu veya yanlışlığını anlayan akıldır. Aklın tefekkürü ile mahlukattaki hikmeti ve yaratıcı olan Allah'ın varlığına delâlet eden delilleri anlarız.

Nitekim akıl ile, Kadîm olan Allah'ı bilir ve onu hâdis olan mahlukattan ayırdederiz (Kitabü'l-Tevhid,s. 78). Matüridî, Tevilatü'l-Kur'an ve Kitabü't-Tevhid isimli eserlerinde aklî tefekkür ve istidlâli müdafaa eder; vahyin aklî delil getirmesini mutlaka gerekli görür. Akıl şaşar veya doğruyu bulamaz korkusuyla, sadece nakle dayanmayı gerekli gören fukaha ve hadisçilere karşı çıkar ve şöyle der:

"İnsana aklını kullanmaktan vazgeçmeyi telkin eden, şeytanî vesveseden başka bir şey değildir. Çünkü şeytan, kişiyi aklının semeresinden alıkoyar, iyi fırsatlara nail olmak ve istediğini elde etmek için güvencelerini sarsar. Aklı kullanarak eşyayı düşünmek, onun prensip ve sonuçlarından gizli olanları bilmek içindir. Sonra bunlarda, eşyanın hâdis olduğuna ve bunları yaratanın varlığına, nefislerini şehvetlerine uymaktan alıkoyanlar için deliller vardır. Bilinsin ki, aklı kullanmaya engel olan, şeytanın vesvesesi ve işidir" (Kitabu't-Tevhid s. 136).

Yine Matüridi'ye göre aklı hata ve sürçmelerden korumak için ihtiyatlı davranmak, makûlün yanında nakle de dayanmak gerekir. O bu konuda şöyle der: "Kim nakle dayanarak aklı kullanmada dikkatli ve ihtiyatlı bulunmayı inkâr eder ve akıldan gizli kalan şeylerin mahiyet ve künhünü anlamak ister ve Hz. Peygamber'den bir işaret olmaksızın nakıs ve sınırlı aklıyla Allah'ın hikmetlerinin tamamını ihata etmeye çalışırsa, aklına zulmeder ve ona kaldıramayacağı şeyleri yüklemiş olur" (M. Ebu Zehra Tarihul-Mezahibil-İslamiyye fi's-Siyaset-i Vel-Akaid, s. 212-213).

Matüridî'nin elinde hocalarından okuyup rivayet ettiği İmam A'zam'ın risaleleri, Akaid'den, İlm-i kelama dönüştü. Bu risaleler inanılması lâzım gelen Ehli Sünnet akidesini açıklayan bilgiler idiler. Matüridî bunlarda beyan edilen akaidi başka nakli delillerle takviye etti ve aklı kesin delillerle destekledi. Akâid'in teferruâtını bürhanlarla kesinleştirip kuvvetlendirdi. O Maveraünnehir ülkesi ve diğer İslam bölgelerinde Ebu Hanife ekolünün kelamcısı Ehl-i Sünnet Vel-Cemaatın reisi oldu. Bu sebeple akaidte Hanefî mezhebi, Matüridi'ye nisbet edildi. Böylece, az bir kısmı hariç, Hanefî mezhebinde bulunan kelâmcılara Matüridiyye denildi. Ebu Hanife'nin ismi ancak Hanefî fıkıhçılarına nisbet edilmekle yetinildi. Bir çok kelâmcı ve araştırıcılar, Matüridiyye diye anılan bu Ehli Sünnet mezhebinin asıl kurucusunun İmam Matüridi değil, İmam A'zam Ebu Hanife olduğunu, Matüridî'nin ise onun yazdığı akaid esaslarını aklî ve naklî delillerle destekleyerek açıkladığını ifade ederler. Bazılarının iddia ettiği gibi Matüridî, İmam Eş'arî'ye bağlı bir kimse değil, İmam A'zam ve arkadaşlarının esaslarını tedvin ettiği Ehli Sünnet mezhebini açıklayan ve destekleyerek devam ettirenlerdendir.

İmam Ebul-Hasen el-Eş'arî ile İmam Ebu Mansur el-Matüridî, Ehli Sünnet akidesini yayma gayesinde ve pek çok izahlarının neticelerinde birleşiyorlarsa da; her ikisinin Kelâm metodları birbirlerininkinden az çok farklıdır. Şüphesiz her iki kelâmcı da Kur'an'ın ihtiva ettiği akaidi, akıl ve mantığı bürhanlarla isbat etmeye çalışıyorlardı. Çünkü selim akıl ile sahih nakil asla çatışmazdı. Fakat Matüridî, Eş'arî'nin verdiği önemden daha fazla akla değer veriyordu. Ona göre aklın daha çok değeri olduğuna şu örnekler delâlet etmektedir:

1- Her iki mezhebe göre; Allah'ın varlığını aklî delil getirerek bilmek farzdır. Matüridiyye'ye göre peygamber gönderilmezse bile Allah'ı aklen bilmek gereklidir. Allah'ı bilmenin vücubunu idrak eden akıldır. Akıl tek başına Allah'ın varlığını ve bunun vacib oluşunu bilebilirse de, peygamber gönderilmeden, Allah tarafından yapılması teklif edilen hükümleri tek başına bilemez. Allah'ı akılla bilmenin aklen vacib olduğu görüşü, Matüridilere İmam A'zam Ebu Hanife'den geçmiştir. Beyazî'nin (1098/1687) açıklamasına göre, Ebu Hanife "Akıl yaratıklara bakarak Büyük Yaratıcıyı bilmenin aleti olduğu için Allah'ı bilmemekte kimsenin mazereti olamaz" demiştir (Ebu Hanife'nin bu görüşleri için bk. Kemaleddin el-Beyazî, İşaratü'l-Meram, Mısır 1949/1368, s. 78).

Eş'arîler ise; akıl, Allah'ın varlığını ve birliğini bilmede alet olduğu halde, ona bu bilmenin vücubunu emreden akıl değil, Allah'tır. Allah'ın emri de vahiy ve şeriatla bilinir, diyorlar.

Matürîdîler de; Allah'ı bilmenin vücubunu emreden Allah ise de, akıl, Allah'ın koyup emrettiği bu vücubu bilebilir, diyorlar. Fakat, "akıllı bir kimsenin mazeretsiz olarak Allah'ın varlığına ve birliğine dair akli delil getirmeyi terketmesi haramdır. Aklî delili bir özrü olmadan terkeden günahkâr olur. Akıl tek başına Allah'ı bilebilir. Fakat teklifi hükümleri (insanların Allah tarafından mükellef tutulduklârı hükümleri) bilemez" düşüncesinde her iki mezheb de birleşiyorlar.

2- Matüridî, yine, hüsün ve kubuh meselesinde der ki: "Allah bir işi haddi zatında ve aslında güzel olduğu için veya faydası zararından daha çok olduğu için emreder. (Hüsün emrin medluldür) Allah'ın bir işi emretmesi, o işin aslında güzelliğine delâlet eder. Bir şey mahiyeti itibarıyla çirkin olduğu için Allah o şeyden nehyeder. Allah'ın bir şeyi nehyetmesi, o şeyin aslında çirkinliğine veya zararının faydasından daha çok olduğuna delâlet eder." Matüridi'ye göre hüsün ve kubuh açısından eşya ve işler üç kısımdır: a) İnsan aklının tek başına güzelliğini anladığı şeyler, b) Tek başına aklın çirkinliğini idrak ettiği şeyler, c) Tek başına insan aklının ne güzelliğini ne de çirkinliğini anlayamadığı şeyler, ki, bunların da güzelliği ve çirkinliği ancak Allah'ın emretmesiyle anlaşılır. Şu kadar var ki; aklın güzelliğini bildiği şeyleri bile Allah emreder, çirkinliğini bildiği şeylerden de Allah nehy eder. Aklın tek başına mükellef kılma ve sorumlu tutma hakkı yoktur. Dini sorumluluklarda sorumlu tutma hakkı yalnız Allah'ındır. Yegâne hüküm veren ve insanları mükellef tutan O'dur.

Eş'arîler ise; "eşyanın aslında ve fiillerin mahiyetinde güzellik ve çirkinlik yoktur. Allah emrettiği için bir şey güzeldir, nehyettiği için de çirkindir", derler. Aklın, fiillerin aslında güzellik ve çirkinliği idrak ettiğini kabul etmezler.

Mutezileye göre ise; aklın güzelliğini idrak ettiği şeyler, yine aklın mükellef kılmasıyla vacib olur. Çirkinliği anlaşılan işten de kaçınmak aklın teklifiyle vacib olur.

3- Eş'arî; "Allah Teâlâ, bir sebeb ve maksattan dolayı fiillerini işlemez (Allah'ın fiilleri, maksat, gaye ve illetlerle muallel değildir). Yani, Cenab-ı Hak bir şeyi sebeb, maslahat ve gayesiz olarak işler de; bir sebebe müstenid ve bir maslahata mebni işlemez. Çünkü o işlediğinden sorumlu tutulmaz. Ayetlerde geçen Allah'ın hikmetini de ilim ve iradesine irca eder.

Matüridi'ye göre, Allah kendisine hakim (hikmet sahibi) diyor. O halde O'nun hikmet sıfatı da vardır. Allah boş ve abes işlerden münezzehtir. Her işinde hikmet vardır. Yüce Allah, gerek teklifi hükümlerinde, gerekse yarattığı işlerinde bir zorlayan ve vacip kılan olmaksızın bu hikmeti murat etmiş ve kasdetmiştir. Çünkü O muhtar, serbestçe dileyen ve dilediğini işleyendir. Mutezile'nin dediği gibi, kullarının mesalihine riayet etmesi O'na vacip olmaz. Çünkü, vücub ve gerekli olma, iradeye aykırı olur ve başkasının O'nda hakkının olduğunu hatırlatır ve O'nun yaptığı şeylerden sorumlu olmasını gerektirir. Allah yaptığından sorumlu değildir.

4- Matüridiler, Allah'ın tekvin (halk) sıfatını, kudret sıfatından başka ezeli ve hakiki sıfat kabul ederler. Çünkü Allah, Kur'an'da kendisini halık (yaratıcı) olarak vasıflandırmıştır. Allah eşyayı kudret sıfatıyla değil, tekvin sıfatıyla yaratır, derler.

Eş'arîler ise, tekvin sıfatını, Allah'ın kudret sıfatının yaratacağı şeylere hadis olan bir taallûku olarak kabul ederler.

Görülüyor ki Matüridi'ler nakle bağlı kalmışlar ve bu başlılıktan taviz vermeksizin, nassların özüne uygun akli açıklamalarda bulunmuşlardır. İzmirli İsmail Hakkı'nın "Yeni ilm-i Kelâm" isimli eserinde Eş'ariyye ile Matüridiyye arasındaki farkları belirtirken; "Eş'ariyye indinde, tevbe-i ye's (bir kimsenin ölüm esnasında ilâhi azabı görürken tövbekâr olup iman etmesi) makbul değildir; Matüridiyye'ye göre ise makbuldür" (Yeni İlm-i Kelâm, I, 115) demesi tamamen yanlıştır. Çünkü Matüridilere göre de tevbe-i ye's asla makbul değildir.

Matüridî, Te'vilâtında; Ebul-Mu'in en-Nesefi, et-Tabsira' adlı eserin de tevbe-i ye'sin makbul olmayışının sebeplerini açıklarlar: "Çünkü bu iman korku ve azabı gidermek için inanmadır; çalışma ile erişilen iman değildir ki onun (ölenin) inanması ictihad (emek ve gayret ile husule gelen iman olsun..." (Te'vilat li-Ebi Mansur el-Matüridî, Kayseri Raşid Ef. Kütüphanesi No: 47 vr. 1829).

"Bir kimsenin ye's halinde veya ahirette azabı görürken iman etmesi geçersiz ve faydasız olur... (Tabsıratül-Edille, Raşid Ef. Küt. No: 496, vr. 86).

Tevbe-i ye'sin makbul olmayacağı hakkında Kötülükleri işleyip dururken ölüm bunlardan birine geldiği zaman şimdi tevbe ettim, diyenlerin tevbesi yoktur... " (en-Nisa, 4/18) Azabımızı gördükleri vakit iman etmeleri kendilerine fayda verecek değildir" (el-Mü'min, 40/85) gibi âyetler vardır. Matüridîler ayetlerin zahirine aykırı düşecek görüşlerde bulunmazlar.

İslâm tarihinde akaidi açıklayan itikadî mezhebler başlıca dörttür. Bunlar, Resulullah'ın ve Ashab-ı kirâmın akâidine ve üzerinde bulundukları yola yakınlıkları itibarıyla şöyle sıralanırlar:

a) Ehl-i Sünneti hassa denilen Selefiyye: Bunlar nassların zahirine bağlılığı ve teslimiyeti prensip edinmişlerdir. Kur'an'da bildirilen iman esaslarını akılla fazla irdeleyip kurcalamadan iman ederler.

b) Eş'ariyye: Nassları esas olarak alıp akli delillerle bunları desteklerler.

c) Matüridiyye: Bunlar da Eş'ariyye gibi kelâm metodunu kabul ederler. Kur'an ve sahih sünnette bildirilen akaidi daha fazla aklî ve kuvvetli delillerle desteklerler.

d) Mutezile: Bunlar aklı esas alıp nakil ile bunu desteklemeye çalışırlardı. Bazı araştırıcılar, akla bu kadar önem verdiği için Matüridiyye, Selefiyye'den daha çok Mutezile'ye yakındır demişlerdir. Dikdörtgen şeklinde bir alanın ucunda Selefiyye yani Ehl-i hadis; öteki ucunda Mutezile bulunur. Alanın Mutezileye bitişik 1/4'ünde Matüridiyye; Muhaddislerin yanında Eş'ariyye mevcuttur, demişlerdir.

Matüridî, nassların yardımıyla akli istidlalin gerekli oluşu prensibini tefsirinde de uygulamıştır. O "Tevilatü'l-Kur'an"isimli eserinde müteşabihleri muhkem ayetlere hamletmektedir. Yol bulabildiği vakitte Kur'an'ı Kur'an ile tefsir etmektedir. Çünkü Kur'an'ın bir kısmı diğer bir kısmıyla çelişmez. Eğer o (Kur'an) Allah'tan başkası tarafından olsaydı, elbette içinde birbirini tutmayan bir çok şeyler bulurlardı" (en-Nisa, 4/82). Matüridî, müteşâbih ayeti, dayanacağı bir muhkem ayet veya kat'i bir delil bulamazsa te'vil etmekten kaçar. Müteşabih ayetleri te'vil hususunda takib edilen bu metodu Eş'ari de kullanmıştır. Ancak Eş'ariyye ve Matüridiyye kelamcılarının müteahhirini, halk yanlış yorumlayarak teşbihe düşmesinler diye müteşabih ayetleri te'vil etmişlerdir. Bu te'villerinde bu ayetlerin kesin anlamı olmadığını, ihtimal dairesi içinde olduğunu belirtmişlerdir.

Matüridiyye Mezhebini Geliştirenler:

Matüridi'nin akaid ve kelam metodu bizzat bu ekole bağlı olan müelliflerin eserlerinden öğrenilmektedir. Matüridî pek çok eser telif etmiştir. Ancak bunlardan pek çoğu kaybolmuş, günümüze kadar ancak iki tanesi gelebilmiştir:

Bunlardan birisi "Tevilâtü'l-Kurân "diğeri adı "Te'vilatü Ehli's-Sünne"dir. Dünya kütüphanelerinde elli tane kadar nüshası olduğu sanılmaktadır. Hemen hemen İstanbul'un her kütüphanesinde bir nüshası mevcuttur. Dirayet usulünü takip eden çok kıymetli bir Kur'an tefsiridir. Müellif münasebet düştükçe akaid konularına çok yer ayırır ve bid'at mezheblerinin görüşlerini reddeder. Bu bakımdan Matüridiyye akaidine ait kıymetli bir kaynak sayılır. Bu eser, Ebu Bekir Muhammed b. Ahmed es-Semerkandî (v. 533/1158) tarafından şerh edilmiştir. Bir nüshası şehid Ali Paşa kütüphanesinde No: 283 mevcuttur. Matüridi'nin diğer eseri Kitabü't-Tevhid olup, dünyadaki tek nüshası Cambridge Üniversitesi kütüphanesinde 3651 numarada kayıtlıdır. Dr. Fetullah Huleyf tarafından tahkik edilerek 1970 de Beyrut'ta bastırılmıştır.

Matüridiyye mezhebini geliştiren ve zirvesine çıkaran alim Ebul-Mu'in Meymun b. Muhammed en-Nesefi'dir (417-508/1024-1115). Matûridiyye'nin yetiştirdiği en büyük kelamcıdır. Nesefi, İmam Matüridi'nin görüşlerine (Mukallidin imanı hakkındaki görüşü hariç) bağlı kalmıştır. Eş'ari kelamında Ebu Bekir el-Bakıllani (v. 403/1013) ve Gazzali (505/1111)'nin değeri ne ise Matüridi kelamında da, Nesefi'nin değeri aynıdır. Matüridi'nin kitablarının özellikle Kitâbü't Tevhîdinin iyi anlaşılması için Nesefi'nin Tabsiratül-Edille, isimli kitabı bir anahtar mesanesindedir.

Nesefi'nin diğer bir kitabının ismi "et-Temhid li-Kavaidi't-Tevhid"tir. Bu kitabın İstanbul Kütüphanelerinde bir kaç nüshası vardır. Mesela Beyazıd Küt. No: 3078,158. (vr.) Nesefî'nin Bahrul-Kelâm fi Akaidi Ehli'l İslâm isimli kitabı ise Konya'dan Ali Ramazan Hadimi tarafından 1327-1329/1911 de bastırılmıştır. Bu kitap yine aynı yılda Kahire'de de basılmıştır.

Matüridiyye kelâmına hizmet eden başka Nesefîler de yetişmiştir. Nesefi Semerkant ile Ceyhun nehri arasında bulunan bir şehirdir. Ortaçağda bu şehirde İslâmî ilimlerin her dalında eser telif etmiş pek çok alim yetişmiştir. Ebu Hafs Necmeddin Ömer en-Nesefi (v. 537/1142) Burhanuddin en-Nesefi (687/1289) Ebul-Berekat en-Nesefi, Matüridiyye mezhebine hizmet eden büyük âlimlerdendir. Bu sonuncusunun "Medariku't-Tenzil ve Hakaiku't Te'vil" isimli tefsiri. pek meşhurdur. Tefsirin muhtelif yerlerinde Matüridî kelâmına ait görüşler yer alır.

İmam Ebu Mansur Matüridî, bir müminin inancını akli delile dayanmadan körü körüne taklid eden kimsenin (mukallidin) imanının, kuvvetli bir temele dayanmadığı için, makbul olmadığını söylemiştir. Matüridînin bu konudaki görüşleri, Nesefi'nin Tabsiratül-Edille'sinde şöyle dile getirilir: "Delilsiz olduğu için mukallidin tasdiki faydalı olmaz. Çünkü sevap kulun çektiği meşakkat karşılığında verilir. Mukallidin, imanın aslını kazanmasında sıkıntısı yoktur. Bilakis, imana ulaşmada delil getirme ve şüphe ile kesin delilleri ayırdetmede düşünmenin kaidelerini gözetip nazar ve teemmüle alışarak karşılaşılan kuşkuları gidermek için sıkıntı çekilir... Kişi emek ve gayretini sadece peşin lezzetleri elde etmek için harcar, yalnız kendisini geçici dünya ile faydalanmaya terkeder, sonra hiç bir sıkıntıya göğüs germeksizin külfet ve meşakkate katlanmaksızın iman ederse, sevap elde edemez ve bu imanının faydasını görmez. Nitekim önceden istidlali olmadığından dolayı, azabı görürken inananın bu imanı kendisine fayda vermez" (Tabsıratü'l-Edille, Raşid Ef. Küt. No: 496, vr. 86; Fatih Küt. No: 2907, vr. 96-10). Matüridi'nin bu görüşüne başta Nesefi olmak üzere hiç bir Matüridiyye kelâmcısı katılmamıştır. Çünkü iman Allah'ı ve Resulünün Allah tarafından getirdiklerini tasdik etmektir. Kalbte şüphesiz kesin tasdik bulunup bunun zıddı tekzib gelmediği müddetçe iman makbuldur. Gücü yettiği halde Allah'ın varlığına deliller getirmeyi terkeden mümin, günahkâr olur.

4
Ebu'l-Hasen el-Eş'ârî'nin (324/935-36) öncülüğünü yaptığı, kelâm metodunu benimseyen kelâm ekolü. Çoğulu "Eşâ'ira" gelir.

Eş'ariyye ismi, her ne kadar, Ehl-i Sünnete mensup iki ekolden birisinin ismi olsa da, bu ekolün ortaya çıkışı dikkate alındığında, ehl-i bidata mukabil kullanılması itibariyle genel anlamda Mâtûridîyye'yi de içine alarak, Ehl-i Sünnet'in genel ismi olarak anlaşılmaktaydı. Zira, o yıllarda akaidin önemli meselelerinden birini teşkil eden Allah'ın sıfatları meselesinde birbirine zıt iki görüş ileri sürülüyordu. Bunlar, sıfatları kabul eden Selefiyye görüşü ile onların bir kısmını kabul etmeyen Muattıla görüşü idi. Selefiyye'ye sıfatları kabul etmesi sebebiyle "Sıfâtiyye" deniliyordu. Eş'ârî Selefiyye'ye geçtikten ve Eş'ariyye ekolünün temsilcisi olduktan sonra, sıfatları kabul eden Ehl-i Sünnete "Eş'ârîyye" denilmiştir. İşte bu bakımdan Eş'ârîyye, ehl-i bid'ata mukabil olarak kullandığı takdirde Maturidiyye'yi de içine almaktadır (Bekir Topaloğlu, Kelam İlmi 153. Ayrıca kaynaklar için bk. Şehristânı, el-Mile'l 1/92-93; İzmirli, Yeni İlm-i Kelâmı/l 10).

Eş'ârîyye Mezhebi, Mu'tezile'ye karşı bir anti-tez olarak doğmuş ve selef akidesini esas almıştır. Fakat, akaid meselelerinin ele alınışında kelâmı bir istidlâl kullanılmış, te'vile yer verilmiştir. Eş'ariyye'ye mensup kelâm âlimleri zamanla te'vile daha çok yer vermişler, zaman zaman da kelamda yenilikler yaparak, Kelâm ilmini felsefe ile meselelerini tartışabilecek bir güce kavuşturmuşlardır. Gazzâlî'nin faaliyetleri bu hususun en canlı örneği olarak ele alınabilir. Kısacası, Eş'ârî kelâmında aklın büyük önemi vardır. Zira, ortaya çıkışındaki ortamda bunun böyle olmasını zorunlu kılıyordu .

Eş'ârîyye ekolü önce Irak ve Suriye'de yayılmış daha sonra da Nizamiye medreselerine Eş'ârî âlimlerinin tayin edilişiyle geniş bir alana yayılma imkânı bulmuş ve Mısır ile Mağrîb ülkelerine kadar yayılmıştır.

Eş'ârî'den sonra bu ekole mensup olarak, ortaya atılan fikirleri geliştiren âlimler arasında şunları saymak mümkündür: Ebû Bekir el-Bâkıllânî (403/1012-1013); İmâmu'l-Haremeyn Cüveynî (478/1085-86); Ebû Hâmid Gazzâli (505/1111); Şehristânî (548/1153-54); Fahru'd-din Râzı (606/1209-10); Sayfullah Âmidî (631/1233-34); Beydâvî (685/1286 -87); Sa'dud-din Teftâzânî (793/139091); Seyyid Şerif Cürcânî (816/141314); Celâlu'd-din Devvânı(908/1502503).

Eş'ârîyye ekolünün genel görüşlerine gelince; Bunları bir fikir vermesi açısından ana hatlarıyla şöyle sıralanabilir: Ancak bu görüşleri tam anlamıyla ifade edebilmek için dayandıkları esaslar ve istidlâl yollarıyla, delilleriyle ele almak en doğru yol olacaktır. Bu da burada mümkün olmadığı için bunları ana başlıklarıyla verme yolunu tercih ediyoruz.

1. Ma'rifetullah: Akıl hiç bir şeyi vâcip kılamaz. Akıl, Allah'ı bulabilecek güçte bile olsa, Allah'ı bilmek şer'an vaciptir. Aklen bir vucûbiyyet yoktur. Şeriattan, dinden- haberi olmayan insan, hiç bir şeyden sorumlu değildir.

2. Nübüvvet: Nübüvvet için erkek olmak şart değildir. Kadında peygamber olabilir.

3. Cüzi İrade: Cüzi irade müstakil değildir, onu da Allah yaratır.

4. Kesb: Kesb, insan gücünün, güç yetirilen şeyle birlikte olmasıdır. Eş'ârîyye ekolünde kesb anlayışı kapalı bir şekilde anlatılmıştır. Bu yüzden anlaşılması diğer meselelere göre daha zordur.

5. Husn ve Kubh: Husn ve kubh şer'îdir, akıl ile idrak olunamaz. Ancak Allah'ın emir ve yasağı ile bir şeyin iyi ya da kötü olduğu bilinir. Bir şey emredilmiş ise iyidir, nehyedilmiş ise kötüdür. Emir ve nehiy olmadan iyilik ve kötülük bilinemez.

6. Tekvin: Tekvin hakiki bir sıfat olmayıp, itibarı bir sıfattır, kudret sıfatının bir taallukudur.

7. Sebep ve Hikmet: Allah'ın fiilleri bir hikmete göre olmadığı gibi bir sebebe de bağlı değildir. Çünkü Allah, yaptıklarından sorumlu değildir.

8. Güç Yetirilemeyen Şeyle Teklif: Allah'ın insanın gücünün dışında kalan bir şeyin yapılmasını emretmesi ve kullarını bununla mükellef tutması caizdir. Ama böyle bir durum vaki olmamıştır.

9. İbadet Mükellefiyeti: Kâfirler iman etmekle mükellef oldukları gibi, ibadet etmekle de mükelleftirler. İbadet etmedikleri için ayrıca ceza göreceklerdir.

10. İrtidad: Dinden çıkmış olan, yeniden iman ederse amelleri de kendisiyle geriye dönmüş olur.

11 . Kelâm-ı Nefsı: Kelâm-ı Nefsî'nin işitilmesi caizdir.

12. Kur'an-ı Kerîm: Kelâm-ı nefsî durumundaki Kur'an mahluk değildir. O Allah'ın kelâmıdır. Ses ve harflere muhtaç değildir. Elimizde bulunan mushaf ise, ses ve harflere muhtaç olan kelâm-ı lâfzîdir ve mahluktur. Allahu Teâlâ şöyle buyurur: "Bir şeyi(n olmasını) dilediğimiz zaman sözümüz ancak ona "ol" dememizden ibarettir. O da derhal oluverir" (en-Nahl, 16/40). Kur'an yaratılmış olsa idi, Allah kendi sözü olan Kur'an'a ol demiş olacaktır. Halbuki "ol' sözü de Kur'ân'dadır.

13. Ezelde Ma'dûma Hitab: Yüce Allah'ın hitabının ezelde ma'duma (yokluk) taalluk etmesi caizdir. Buna göre Yüce Allah ezelde mütekellimdir.

14. Tevbe-i Ye's: Ümitsizlik halinde yapılan tevbe makbuldur.

15. Şefaat: Şefaat haktır ve kıyamet günü gerçekleşecektir.

16. Rü'yet: Yüce Allah'ın ahirette mü'minler tarafından gözle görülmesi mümkündür ve görülecektir. Bu hem aklı deliller hem de naklî deliller ile desteklenmiştir. Allahu Teâlâ Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurur: ''O günde (kıyamette) peygamberlerin velilerin ve müminlerin yüzleri apaydınlıktır. Rablerine orada hiçbir engel olmaksızın bakıcıdırlar'' (el-İnsân, 75/22-23).

5
islam ansiklopedisi - Necip TAYLAN

Daha çok bir Kelam ilmi terimi olarak kullanılan bu kelime, Selef'in mezhebi ve görüşü anlamına gelir. Akaid konu ve meselelerinde nass (Kur'an-ı Kerim ve Hadis) da varid olan hususları müteşabih olanlar da dahil olmak üzere, olduğu gibi kabul edip, teşbih ve tecsime (benzetme ve cisimlendirme) düşmemekle birlikte, te'vile (yoruma) de başvurmayan Ehl-i Sünnet-i Hassa'ya selefiyye denmiştir. Bunlar, Hz. Peygamber ile Sahabenin akaid (inanç) hususlarında takib ettikleri yolu olduğu gibi izleyenler diye bilinir.

Tâbiîn mezhep imamları, önde gelen fakihler ve muhaddisler Selefiyye içinde kabul edilirler. Hicrî dördüncü yüzyılda Eş'arî ve Maturidî tarafından Ehl-i Sünnet Kelâm ilmi kuruluncaya kadar yaşamış olan bütün Ehl-i Sünnet âlimleri Selefin görüşlerini paylaşmışlardır.

Selefiyye, ayrıca, bir görüş (mezhep) halinde hicri IV. yüzyılda ortaya çıkmış ve Hanbelî mezhebi mensupları tarafından ortaya atılıp savunulmuş bir görüşü de ifade eden bir terimdir. Bu anlamıyla Selefiyye mezhebi, Selefin akidesini canlandırmayı hedef edinir. Söz konusu mezhep VII. hicrî asırda kuvvetlenmiş, özellikle İbn Teymiye tarafından bu mezhebe yeni fikirler ilave edilmiştir.

Selefiyye, metod olarak nakle ve nassa kesin olarak bağlılığı kendilerine gaye edinmişler, tartışmayı gerektirecek ve çözümü zor olan mesele ve konular ile uğraşmamışlardır. Âyetlerde ve Sünnette bulunan her şeye, meselâ; habere ait sıfatlara ve müteşabihat dahil tartışma götürebilecek konulara teslimiyetle iman etmişlerdir; teşbihten kaçındıkları gibi te'vile (yorum)'de gitmemişlerdir.

Selefiyye, İslâm'a, Yunan düşüncesinin tesiriyle sonradan sokulduğunu kabul ettikleri mantık akıl metodlarını, Sahabe ve Tâbiînin bunları bilmediğini ve kullanmadığını ileri sürerek benimsemezler. Bu sebeple, Mutezile mezhebi ve diğer mezheplerin aksine, mantıkî münakaşa (cedel) ve akıl yürütme metodunu kullanmayıp; akidenin esaslarını sadece Kitap (Kur'an) ve Sünnetten hareketle tesbit ve tayin etmenin gerekliliğini savunmuşlardır. Yani, inanç esaslarının kaynağı nass'lar olduğu gibi; bunların delilleri de oradan çıkarılmalıdır. Bu sebeple Selef mezhebi, Kur'an ve Sünnette yani nass'ta Allah'ın sıfatları ve fiilleri ile ilgili hususları, mecazi manasına bakmaksızın, olduğu gibi kabul ederler; onları te'vil ve yoruma gerek duymazlar.

Selefiyye, sadece kendilerinin takib ettikleri yolun Kur'an yolu ve metodu olduğunu kabul eder. Onlara göre Kur'an'da İslâm dinine ve Allah'ın yoluna davetin metodu gösterilmiştir:" Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et; onlarla, en güzel tarz hangisi ise onunla mücadele et" (en-Nahl, 16/125).

Görüldüğü gibi, âyette, irşad için; hikmet, güzel öğüt ve cedel olmak üzere üç derece bulunmaktadır. Hikmet; düşüncede ve fiilde hakikate ulaşmak demek olup, hakkı arayan iyi niyetli kimselere uygulanır. Doğruyu kabul eden, fakat nefsinin arzularına uyanlara güzel nasihat ve bunların hiç birine sahip olmayanlara ise, durumuna göre cedel metodu uygulanacaktır (Bekir Topaloğlu, Kelam İlmi (Giriş), İstanbul 1987, s. 87 vd.).

Mu'tezile ekolünün akaid konularındaki aklî yorum ve izahlarına karşı çıkan ve özellikle nass'daki müteşabih (farklı anlayış ve yoruma müsait) ifadelerin te'viline şiddetle muhalefet eden Selef âlimlerinin akaid sistemlerini şu yedi temel prensip karakterize etmektedir:

1- Takdis: Cenab-ı Allah'ı şanına uygun düşmeyen şeylerden tenzih etmek.

2- Tasdik: Kur'an-ı Kerim ve hadislerde Allah'ın isim ve sıfatları hakkında nasıl bir ifade kullanılmış ve ne söylenmişse, onları olduğu gibi kabul etmek; yani, Allah'ı bizzat kendisinin ve peygamberinin tanıttığı gibi bilip tasdik etmek.

3- Aczini itiraf etmek: Bilhassa nass'ta geçen müteşabih ifadeler konusunda tevil ve yorum yapmadan, bu konuda aczini kabul etmek.

4- Sükût (susmak): Yine nass'ta geçen müteşabih ifadeleri anlamayanların, bunlar hakkında soru sormayıp susmaları.

5- İmsak (uzak tutma): Müteşabih ifadeler üzerinde yorum ve te'vilden kendini alıkoymak.

6- Keff: Müteşabih olan hususlarla zihnen bile meşgul olmamak.

7- Ma'rifet ehlini teslim: Müteşabihe giren konuları bilmesi mümkün olan Hz. Peygamber, Sahabe, evliya ve mütehassıs âlimlerin söylediklerini kabul ve tasdik etmek (İsmail Hakkı İzmirli, Yeni İlmi Kelam, İstanbul 1339/1341, I, s. 98 v.d.; Neşet Çağatay - İ. Agah Çubukçu, İslâm Mezhepleri Tarihi, Ankara 1976, s. 191).

Dördüncü hicrî yüzyıldan sonra Selef inancını özellikle Hanbelî mezhebine bağlı olan ulema devam ettirmiştir. Selefiyenin müteahhirinini yani sonraki dönem temsilcilerini İbn Teymiye (751/1350), İbnül-Vezir (840/1436) ve Şevkânî (1250/1834) gibi alimler teşkil eder.

Son derece muhafazakâr bir özellik gösteren Selef akidesi, halk tabakası (avam) için en sade ve güvenilir bir yol olarak kabul edilmiştir. Ancak çeşitli felsefe ve kültürleri tanımış olanlar için, Selefin bu metodu yeterli görülmemiş; bunlar için Ehl-i Sünnet kelamcılarının metodu daha uygun bir yol olarak gösterilmiştir.

Selefiyye mezhebi müstakil ve birlikli bir mezheptir. Ancak, konu ve meseleleri kısa (icmali) ve geniş, teferruatla ele almaları bakımından iki kısma ayrılabilir. Önceki, yani ilk dönem (Mütekaddimîn) Selefiye, icmal ile yetindikleri halde; daha sonraki (Müteahhirûn) Selefiye, tafsile önem vermiştir. Selefiye mezhebine dair ilk bilinen eser İmam Ebu Hanife'nin Fıkh-ı Ekber'idir. Tafsile itina edenlerin başında İbn Teymiye bulunur. Selefiye mezhebine mensup olanların hepsi Ehl-i Sünnettendir (İsmail Hakkı İzmirli, a.g.e., I, s. 105 v.d.).

6
Dini Bilgi ve Eğitim / VASİYYET - Ebu Hanife
« : Ocak 02, 2018, 10:35:08 ÖÖ »
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

İman; lisan ile ikrar, kalb ile tasdiktir. Sadece ikrar iman olmaz. Çünkü sadece ikrar iman olsaydı, bütün münafıkların mü’min olmaları gerekirdi. Keza sadece tasdik de iman olmaz. Eğer sadece tasdik iman olsaydı, bütün kitap ehlinin mü’min olması gerekirdi. Halbuki Allah; "Allah şahitlik eder ki, münafıklar yalancıdırlar."(1) ve "Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler Peygamberi oğullarını tanır gibi tanırlar."(2) buyurmaktadır.

İman artmaz ve eksilmez. Çünkü, imanın artması ancak küfrün azalmasıyla; eksilmesi de küfrün artmasıyla tasavvur olunabilir. Bir şahsın aynı durumda mü’min ve kafir olması nasıl mümkün olur? Mü’min gerçekten iman eden, kafir de gerçekten inkar eden kimsedir. İmanda şüphe olmaz. Zira Yüce Allah "Onlar gerçekten müminlerdir"(3) ve "Onlar gerçekten kafirlerdir."(4) buyurmaktadır.

Hz. Muhammed’in ümmetinden asi olan kimselerin hepsi gerçekten mü’min olup, kafir değillerdir.

Amel imandan ayrı, iman da amelden ayrı şeylerdir. Mü’minin bir çok zaman bazı amellerden muaf tutulması bunun delilidir. Bu muaflık halinde mü’minden imanın gittiği söylenemez. Adet gören bir kadın, namazdan muaftır. Fakat, ondan imanın kaldırıldığını, yahut imanın terkedilmesinin emredildiğini söylemek caiz değildir. Şari' o kimseye "Orucu terket, sonra da kaza et," demiştir. Fakat "İmanı bırak, sonra kaza et," denilmesi caiz değildir. Fakirin zekat vermesi gerekmez, demek caizdir. Fakat fakirin iman etmesi gerekmez demek caiz değildir.

Hayrın ve şerrin takdiri Allah’tandır. Eğer bir kimse hayır ve şerrin takdirinin Allah’tan başkasından olduğunu söylerse, o kimse Allah’ı inkar ve tevhid inancını iptal etmiş olur.

Ameller; fariza, fazilet ve masiyet olmak üzere üç kısma ayrılır. Farizalar, Allah’ın emri, dilemesi, muhabbeti, rızası, kazası, kudreti, ilmi, muvaffak kılması, yaratması ve Levh-i Mahfuz’da yazması iledir. Fazilet (farz olmayan ameller) Allah’ın emri neticesi olan amel değildir. Eğer öyle olsaydı, fariza olurdu. Fakat fazilet olan ameller Allah’ın dilemesi, muhabbeti, rızası, kaderi, kazası, hükmü, ilmi,muvaffak kılması, yaratması ve Levh-i Mahfuz’da yazması neticesidir. Ma’siyet olan amel Allah’ın emri neticesi değildir, fakat Allah’ın muhabbeti, rızası ve muvaffak kılması olmaksızın; dilemesi, kazası, takdiri, hızlanı (yardıma ihtiyaç duyulduğu anda yardımı kesmek), ilmi ve Levh-i Mahfuz’da yazması iledir.

Allah’ın ihtiyacı olmaksızın Arş üzerine istiva ve istikran vardır. Muhtac olmaksızın arşı ve başkalarını muhafaza eder. Eğer Allah’ın ihtiyacı olsaydı, mahluklar gibi alemi icad ve tedbire kadir olamazdı. Oturmak ve karar kılmaya muhtaç olsaydı, Arş’ın yaratılmasından önce Allah’ın nerede olduğu sorusu ortaya çıkardı. Yüce Allah bundan münezzehtir.

Kur’an, Allah-u Taala’nın mahluk olmayan kelamı, vahyi, tenzili, ilahi zatının aynı olmayan, zatından da ayrı düşünülemeyen kelam sıfatıdır. O, mushaflarda yazılı dille okunur, kalplerde yer tutmaksızın muhafaza edilir. Mürekkep, kağıt ve yazıların hepsi mahluktur. Zira bunlar kulların fiilleri sonucudur. Fakat Allah’ın kelamı mahluk değildir. Yazılar, harfler, kelimeler, işaretler kulların anlama ihtiyacından dolayı manaya delalet eden şeylerdir. Allah’ın kelamı zatıyla kaim olup, manası bu delalet edici şeylerle anlaşılır. Allah’ın kelamının mahluk olduğunu söyleyen kimse kafir olur. Allah-u Taala daima kendisine ibadet edilendir. Kelamı ise kendisinden ayrılmaksızın okunan, yazılan ve hıfzolunandır.

Peygamberimiz Hz. Muhammed’den sonra bu ümmetin en faziletlisi Ebu Bekr es-Sıddik, sonra Ömer, sonra Osman, sonra da Ali’dir (Allah hepsinden razı olsun). "İlk önce iman edenler, herkesi geçenlerdir. Allah’a yakın olanlar onlardır. Onlar Naim cennetlerindedir." (5) ayeti bu hususu ifade eder. Önceliği olan herkes daha faziletlidir. Onları her mü’min ve müttaki sever, buğzedenler münafık ve kötü kimselerdir. Kullar amelleri, ikrarları ve marifetleri ile mahlukturlar. Fail mahluk olunca onun fiillerinin evleviyetle mahluk olması gerekir.

Allah-u Taala mahlükatı aciz ve zayıf oldukları halde güçleri olmaksızın yaratmıştır. Onların yaratıcı ve rızıklandırıcısı "Sizi yaratan, sonra besleyen, sonra sizi öldüren, sonra dirilten Allah’tır."(6) ayetine göre Allah-u Taala’dır. Helal kazanç ve helalinden mal biriktirmek helaldir. Haramdan mal biriktirmek ise haramdır.

İnsanlar üç kısma ayrılır: İmanında samimi olan mü’min, küfründe direnen inkarcı kafir ve nifakında sebat eden iki yüzlü münafık. Allah-u Taala mü’mine ameli, kafire imanı, münafığa da ihlası farz kalmıştır. "Ey insanlar; Rabbinizden korkun"(7) ayetinde mü’minler, "Allah’a itaat edin, "Ey kafirler; Allah’a iman edin", münafıklar; ihlaslı ve samimi olun,” manası vardır.

İstitaat (kulun fiili için gerekli güç) fiilden önce de sonra da değil, ancak fiille beraberdir. Eğer istitaat fiilden önce olsaydı, kul ihtiyacı anında Allah’tan müstağni olurdu. Bu ise "Müstağni" olan Allah’tır. Sizler ise muhtaçsınız."(8) ayetine muhalif olurdu. İstitaatin fiilden sonra olması, fiilin takat ve istitaatsız meydana gelmesini gerektireceği için muhaldir.

Mestler üzerine meshetmek varid olan hadise göre caiz olup; mukim için bir gün bir gece, yolcu için üç gün üç gecedir. Hadis, mütevatire yakın olduğu için inkar edenin küfründen korkulur. Seferde namazları kısaltmak ve oruç tutmamak ruhsattır. "Sefere çıktığımız zaman namazı kısaltmanızda beis yoktur."(9) ve "içinizden kim hasta olur veya seferde bulunursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde oruç tutar."(10) ayetleri bu hususu ifade etmektedir.

Allahu Taala "Kalem'e yazmasını emretmiş, Kalem de “Ne yazayım ya Rabbi” demiştir. Allah-u Taala da ona “Kıyamete kadar olacak şeyleri yaz,” buyurmuştur.(11) “Onların işledikleri her şey defterlerde kayıtlıdır. Küçük, büyük her şey yazılıdır."(12) ayeti bunu belirtmektedir.

Şüphesiz kabir azabı vardır. Münker ve Nekir suali haktır. Bu konuda hadisler varid olmuştur. Cennet ve Cehennem haktır. Ve ehli için yaratılmıştır. Allah mü’minler için Cenneti "Müttakiler için hazırlanmıştır."(13) kafirler için de Cehennemi "Kafirler için hazırlanmıştır."(14) ayetlerınde yarattığını belirtmiştir. Allah Cennet ve Cehennem’i sevap ve ceza için yaratmıştır. Mizan haktır. "Kıyamet günü adalet terazilerini kuracağız. Hiç bir kimse, hiç bir şeyde haksızlığa uğramayacaktır."(15) ayeti bunu ifade eder. İnsanın kitabını (amel defterini) okuması haktır. "Kitabını oku! Bu gün senin nefsin kendi hesabını görmek için kafidir."(16) ayeti bunun de]ilidir.

Allah bu nefisleri ölümden sonra da ellibin sene miktarınca tutan günde; ceza, sevap ve hakların edası için diriltir. "Şüphesiz, Allah kabirlerde bulunanları diriltecektir."(17) ayeti bu hususu belirtir. Cennet ehlinin Allah-u Taala’ya keyfiyet, teşbih ve cihet olmadan mülaki olmaları haktır. Peygamberimiz’in (Allah salat ve selam eylesin) şefaati büyük günah işlese de Cennet ehli olan her mü’min için haktır. Hz. Aişe, Hz. Hatice’den sonra kadınların en faziletlisi, mü’minlerin annesi, zinadan uzak, rafızilerin iftira ve iddialarından beridir. Kim ona zina isnadında bulunursa, kendisi zina mahsülüdür.

Cennet ehli Cennet’te, Cehennem ehli de Cehennem’de ebedi kalacaklardır. Allah-u Taala mü’minler için "Onlar Cennetliklerdir, orada ebedi kalacaklardır."(18) kafirler için de “Onlar Cehennemliklerdir, orada ebedi kalacaklardır.”(19) buyurmaktadır.


----------------------------
1. el-Münafikun, 1.
2. el-Bakara, 146.
3. el-Enfal, 4.
4. en-Nisa, 151.
5- Vakıa 10
6- Rum 40
7-Hacc 1
8. Muhammed. 38.
9. en-Nisa, 101.
10. el-Bakara, 184.
11. Ebu Davud, es-Sünne. 16: et-Tirmizi, el-Kader, 17; İbnu Hanbel, el­Müsned, V/2 17, 218, 219.
12. el-Kamer, 52, 53.
13. Ali İmran, 133.
14. el-Bakara, 24.
15. el-Enbiya, 47.
16. Ali İmran, 116.
17. et-Tirmizi, el-Kader, 17.
18. İbn Hanbel, el-Müsned, V, 217,218,219.
19. Ali İmran, 116.

7
1- Allahın kulu "Aliyyul Öşi", akaid ilmi hakkında yazmış olduğu inciler gibi manzum eseri olan "Emali"nin başında şöyle diyor:
2-   Mahlukatın   ilahı   olan   Mevlamız,   kadimdir   (ezelidir),  kamil sıfatlarla sıfatlanmıştır. (O varken hiçbir şey yoktu.)
3- O diridir, her şeyi tedbir edendir (gereği gibi deveran ettirendir). O Haktır. Her işi takdir eden, celal (azamet) sahibidir.
4-  Hayrı ve çirkin olan şerri irade eder. Fakat kötü işlerden razı değildir.(İrade etmekle, razı olmak arasında fark vardır. Allah, kullarını imtihan için hayır ve şerri, iman ve küfrü yaratmış ve böyle bir imtihan murad etmiştir. İradesine göre her şey meydana gelmektedir.  Fakat şerlerden ve küfürden razı değildir.)
5-  Allahın sıfatları, zatının aynısı değildir. Zattından başka olan, ayrılıp giden yabancılar da değildir. (Allahın zatı ile sıfatları birbirinden ayrı şeyler olmakla birlikte, birbirinden ayrılan ve uzak olan şeyler değillerdir. Ezeli ve ebedidirler.)
6- Allahın zatı sıfatları ve fiili sıfatlarının tamamı kadimdir, zattan ayrılmaktan, yok olmaktan korunmuştur. (Sıfatları Allahtan ayrılsa, bu takdirde noksanlık olmuş olur. Allahu
Teala bütün noksanlıklardan münezzehtir.)
7-  Allahu Teala'yı, "şey" diye isimlendiririz fakat şu eşya gibi değildir. Zat diye de isimlendiririz. Öyle zat  ki altı yönden halidir. (Üst, alt, ön, arka, sağ, sol, bu yönlerde bulunmaktan münezzehtir.
Allahu Teala, Kur'anında kendi hakkında 'şey' tabirini kullanmaktadır.)
8-  Alin en hayırlısı olan, basiret ehli olan (ehli sünnet) alimlerine göre isim müsemmanın gayrisi değildir. (Zeyd, ismi söylenince akla o ismin sahibi gelmektedir. Bazıları derki isim ile müsemması aynıdır.
Mesela kişi 'Ayşe'yi boşadım’ dese, o isimdeki hanımı boş olur.)
9-  Rabbim, cevher ve cisim değildir. Şumül sahibi olan bütün ve kısım da değildir. (Bütün olan şey parçalara bölünür, parçalar birleştirilip bütünü meydana getirir. Allahu Teala böyle özellikte olsa o bütünü meydana getiren şeylere muhtaç olurdu ki, ilah olan böyle durumlardan münezzehtir. Cisimler, cevherlerden meydana gelir. Cevher asıl madde olup artık bölünemeyen cüzdür. Bunlar maddenin vasıfları   olup  hepsini   yaratan  Allahu  Teala   bunlara  benzemekten münezzehtir.)
10-  Ey dayı oğlu! Zihinlerde bölünme vasfı olmayan cüz sabittir. (Dayı oğlundan kasıt ehli  sünnet olandır.  Bölünmekte son noktaya ulaşan cüze, Cüz'ün la yetecezzâ denir. Bölünmekte son noktaya ulaşan bu cüzü, aklen isbat etmekle kâinatın yaratılışının nasıl olduğunu anlamamız biraz mümkün olur.O cüzleri birleştirmeye kadir olan Allahu Teala, onları bir birinden ayırmaya da kadirdir.)
11-  Kur'an mahlûk değildir. Söz bakımından Rabbin kelamı, yüce oldu. (Kuran Allahın kelam sıfatının zuhurudur, Eldeki mushafı şerif  bu kelama delalet eder. Onu inkar, Allahu Teala'nın kelam sıfatını inkar olup küfürdür. Allahın zatında olan kelamı kadim, ezeli ve ebedidir.
Mahlûkatın kelamına benzemez. Ona mahluk denmez. Eldeki Mushâflar ise mahluktur.)
12-  Arşın  Rabbi, arşın fevkindedir. Fakat yerleşmek ve bitişmek vasfı olmaksızın. (Arş ve diğer mahlukat yok iken de Allah var idi. Sonradan arşı yaratmakla Allah'ta bir ihtiyaç veya yeni bir kemalat ortaya çıkmış değildir.  İnsan vasfı olan oturmak ve yerleşmek gibi
şeylerden de münezzehtir.)
13-  Rahman Teala'yı hiçbir şekilde (mahlukatına) benzetmek doğru olmadı. Sen ehli sünneti bundan koru. (Teşbihe hükmedenler bid'at ve küfür mezhebleridir. Allahu Teala'yı mahlukata benzetirler, veya sıfatlarını mahlukat sıfatlarına benzetirler.)
14-  Deyyan (Yardım edici) olan Allah üzerine, hiçbir şekilde zaman, haller, vakitler geçmez.
(Zaman, vakit ve haller kulların vasfıdır. Allah bunlardan münezzehtir.)
15-  İlahım, hanımdan, kız ve erkek evlat sahibi olmaktan münezzehtir. (Allahu Teala'ya iftira atan ehli kitap ve mecusileri red etmektedir.)   
16-  Aynı şekilde, herbir yardım edici ve nusret sahibinden münezzehtir. Celal ve yücelikler sahibi olan Rabbim tek oldu. (Kimsenin yardımına, desteğine ihtiyacı yoktur, herkes onun yardımına muhtaçtır. Bütün hususlarda Rabbimiz tektir.)
17-  Kahrederek bütün mahlukatı öldürür. Sonra onları amellerine muvafık olarak cezalandırmak için diriltir. (Herkes amelinin karşılığını bulur, kimse başkasının cezasını çekmez.)
18-  İyilik ehli için cennetler ve nimetler vardır; kâfirler için azabı idrak vardır. (Gidilecek iki  yer var.  Cennet   iyiler için, cehennem kötüler ve kafirler içindir.)
19-  Cennet ve cehennem, kendilerinde bulunanlarla birlikte yok olmazlar (devamlıdırlar) ve içlerindekiler başka yere intikal etmez.
(Cennete giren ebedi nimetler ile yaşar. Cehenneme giren kâfir de ebedi azab ile yanar. Azabları hafifletilmez ve ordan asla çıkamazlar. Günahkâr müslümanlar cehenneme girince günahı kadar yanarak ordan çıkar ve asıl vatanı olan ebedi cennete girer.)
20-Müminler, keyfiyet bilinmeksizin, idrak ve misalden bir nevi olmadan Allahı görürler. (Allahu teala cennette olan mü'minlere kendini gösterecektir. Bu görmek işi bildiğimiz bir şekilde değildir. Ahiret ölçülerine göre olacaktır. İnkâr edenler bundan mahrum olacaklardır.)
21- Allahı gördükleri vakitte, bütün nimetleri unuturlar. Ey Mutezile ehlinin hasreti nerdesin gel. (Mutezile mezhebi ahırette Alluhu Teala'nın görülmeyeceğini iddia etmektedirler. Bu yanlışlarının neticesinde çok büyük bir pişmanlık çekeceklerdir. Bu mesele, ayetler
ve meşhur hadisi şeriflerle sabittir.)
22-   Uygun olan hiçbir fiili yaratmak, hidayet edici, pak olan, yücelikler sahibi Allah üzerine vacib değildir. (Hiçbir şey Allah üzerine vacib değildir. Kulların ihtiyaçlarını vermesi, O'nun ikram ve ihsanındandır. Mecbur olduğu için değil.)
23-  Resulleri ve çeşitli nimetlerle ihsan edilen kıymetli meleklerin (varlığını) tasdik farzdır, lazımdır. (Melekler, Allahın itaatkar kullarıdır. Hiç asi olmazlar, emredileni yaparlar. Erkeklik ve dişilikten münezzehtirler.)
24-  Peygamberlerin sonuncusu, sadr-ı  mualla,   Haşim  oğullarına mensub, cemal sahibi nebidir. (Muhammed Sallallahu aleyhi ve selem Haşimoğullanndandır. Peygamberlerin en faziletlisi ve kıymetlisidir. )
25- (Muhammed s.a.v.) ihtilafsız peygamberlerin imamı, kargaşasız safilerin tacıdır. (Miraç gecesi peygamberlerin ruhlarına namaz kıldırmıştır.)
26- (Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem) in şeriatı, bütün vakitlerde, kıyamet gününe kadar ve (ahırete) intikal edene kadar bakidir. (İslam son dindir ve hükmü kıyamete kadar devamlıdır. Hükümleri değiştirilemez.)
27- Miraç meselesi sabit ve doğrudur. Bunun hakkında çok sağlam kesin haberler vardır. (îsra olayı ayetle sabittir. Miraç olayı meşhur hadislerle sabittir. Sidre-i müntehadan sonrası tek kişinin haberi ile sabittir.)
28- Muhakkak peygamberler kasden günah işlemekten ve (peygamberlikten) azledilmekten emin olucudurlar (korunmuşlardır.) (Bilerek veya bilmeyerek günah işlemezler. Sadece zelle denilen hafif sallantılar vaki' olmuştur ve hemen Allahu Teala tarafından ikaz edilmişlerdir.)
29-Asla hiçbir kadın, köle ve kötü fiil işleyen şahıslar peygamber olmadı. (Peygamberlik temiz ve dürüst bir geçmişi gerektirmektedir. İnsanların nefret etmemesi için geçmişi temiz ve asil olmalıdır.)
30- Zülkarneyn aleyhisselam, peygamber olarak bilinmedi. Lokman aleyhisselam da aynı şekildedir. Bu hususta, mücadele etmekten sakın. (Bu ikisi ve Üzeyir aleyhisselamın Peygamberliği hakkında ihtilaf olunmuştur. Veli oldukları söylenir.)
31-  İsa (Aleyhisselam) yakında inecek, sonra şaki ve fesatçı olan Deccal’i öldürecektir. (Bu meseleyi şimdi inkar edenler 20- 25 sene evvelki kitaplarında İsa'nın geleceğini haber veren hadisi şerifleri yazmışlardı. Şimdi ne oldu ki bu hususu inkara kalktılar. Bunların işi
Deccale yardımdan başka bir şey değildir.)
32-  Velilerin kerametleri dünya hayatında olduğu halde onlar için oluş vardır. O veliler bahşiş ehlidirler. (Veli, Allahu Teala'ya ibadetlerle yakınlık elde eden has kullardır. Bu yakınlıktan dolayı bazı özel ikramlara mazhar olmuşlardır.  Onlarda bazı harika hallerin  ortaya çıkması peygamberinin mucizesinden gelmektedir.)
33-  Asırlarca asla hiçbir veli, derece bakımından hiçbir nebi ve resulden üstün olmadı. (Veli, ne kadar üstün olsa da hiçbir zaman peygamberliğe ulaşamaz.)
34-  Ebu  Bekr Sıddık'ın, ashabın tamamı üzerine başkasına ihtimali olmaksızın aşikare üstünlüğü vardır. (Peygamberlerden sonra en faziletli kişi Ebu Bekir (Radıyellahu anhu) dir. Vaktindeki ashabtan üstün olmasında da ihtilaf yoktur.)   
35- Ömerul Faruk (Radıyellahu anhu) için, Hz. Osman Zünnureyn üzerine tercih ve üstünlük vardır.
36-  Zünnureyn Osman'ın (Radıyellahu anhu), savaş safında tekrar tekrar düşmana karşı koyan Hz. Ali (Radıyellahu anhu) den hayırlı olması hak oldu.
37-  Bu sıralamadan sonra Kerrar (Radıyellahu anhu) (Hazretİ Ali’nin diğer ashab üzerine üstünlüğü vardır. Diğer görüşlere aldırma.
(Dört halifenin fazileti, halifelik sıralarına göredir. Daha sonra cennetle müjdelenenler gelir. Bedir ehli., Uhud ehli, Rıdvan Biatında bulunanlar ve Mekke'nin fethinden evvel müslüman olanlar gelir.)
38-    Aişe-i   Sıddıka   (Radıyellahu   anhâ)   için   bazı   özelliklerde, Fatımatüz Zehra (Radıyellahu anhâ) üzerine üstünlük vardır, böyle bil. (Hazreti Aişe validemiz fıkıhta üslün idi. Fatıma Validemiz ise takva ve dünyadan kesilmekle daha üstün idi. Ona Betül denmesi bundandır.)
39-  Yezid'e ölümünden sonra Rafizilerden fesadda ileri gidici olduğu halde çok konuşundan başkası lanet etmedi.
(Yezid, Hazreti Muaviye'nin (Radıyellahu anhu) oğlu olup ondan sonra halife olmuştur. Fakat Hazreti Hüseyin'in şehid olmasına sebeb olduğu için bedbahttır. Fakat son nefesteki durumunu bilemediğimiz için hakkında lanet okunmasına müsaade edilmemiştir.)
40-  Mukallidin imanına itibar edilir, bu, kılıç gibi keskin delillerle sabittir. (Mukallid, delillere bakmadan etrafından görmekle iman ve amelleri işleyendir. Bunun durumu sağlam olmasa da yine cenneti kazanmakta son nefesteki durumuna itibar edilir.)
41-  Akıl sahibi için, yerleri gökleri yaratanı bilmemek özür sayılmaz. (Akıl salim olunca delillere bakarak kainatın yaratıcısını bulmalıdır. Fakat peygamber veya hoca ulaşmayan dağda yaşamış kimselerin toprak olacağı ve cehennem ile cezalanmayacağı söylenmiştir.)
42-  (Kâfirlerin) Ümitsizlik halindeki imanı, (emirlere) yapışmayı yitirdiği için makbul değildir. (Teklif edildiği zaman kabullenmeli idi. Üzerinden teklif düşünce artık ahıret kapısı açılmıştır. İş işten geçmiştir.)
43- Hayırlı fiiller farz olarak imana eklenip hesab edilmedi. (Yani: İbadetler imanın hakikatına dahil değildir. İmanın kuvvetini, parlaklığını artırır. Hiç amel işlemese ve imanını muhafaza ederse, sonunda cennete girecektir.)
44-  Zina etmek veya adam Öldürmek ve mal çalmak sebebiyle, (müminin) kâfir olduğuna ve dinden döndüğüne hükmolunmadı. (Günahlar insanı dinden çıkartmaz. Onları helal görürse, hafife alırsa veya alay ederse kafir olur.)
45-  Kim bir müddet sonra dinden dönmeye kasd etse ( o anda) hak dinden hemen çıkar. (îman, süreklilik ifade eder. Kesinti kabul etmez.)
46-  Küfür sözünü inanmadan isteyerek söylemek, hak dini gafletle reddedip terk etmektir.
(Zorlama yok iken küfür kelimesini söylemekte kişi mazur değildir.)
47- Sarhoşluk halinde hezeyanları ve düşünmeden rastgele konuştuğu boş sözler sebebiyle, küfrüne hükmolunmadı.
(Sarhoş olan ne söylediğinden haberi yoktur. Kalbinde tasdik durmaktadır. Fakat hanımını boşasa, boş olmuş olur, zira orda mazur değildir.)
48-  Ma'dum olan, Allah indinde görülür bir şey değildir. Bunu, mübarek hilal gibi açık olan deliller bulunduğu için söyledim.
(Allanın ilmi, kudreti, görmesi ve diğer sıfatları yok olanla alakalanmaz. O şeyi var edince sıfatları ona tealluk eder. Yok olan şeyi yok olarak bilmesi ile var iken bilmesi arasında ilminde bir değişiklik yoktur.)
49-   Mükevven, tekvinle beraber aynı şey gibi değildir, başka şeylerdir. Bu sözü al, gözüne sürme yap.
(Bu söz ile gözün nurlansın. Çünkü yaratmak sıfatı tekvin, yaratılanlar mükevvendir. Bu ikisi arasındaki fark aşikaredir.)
50-  Muhakkak haram, helal gibi rızıktır. Bu sözümü bu'z eden (Mutezile) çirkin görse de.
(Rızık, kulun İstifade ettiği, gıdalandığı şeydir. Bu haram veya helalden de olabilir. Hırsızlık yapan ne ile rızıklanır?)
51-  Kabirde herbir şahıs, Rabbimin birliğinden sual ile imtihan olunacaktır. (Kabirde sorgulama vardır. Rabbin kim? Peygamberin kim? Kimin zürriyyetindensin? Kimin milletindensin? Kıblen neresi?
Kardeşlerin kimlerdir? Gibi sualler sorulur.)
52- Kafir ve fasıklar için, kötü işlerinden dolayı kabir azabı hükmo-lunur. (Kabir azabı bütün kafirler için sabittir. Fasık müslümanlar için
de azab edilmek caizdir. Affı da caizdir.)
53- insanların cennete girmesi, Rahmanın fazlındandır. Ey "Emali" ehli. (Cennete giren yaptığı ameller karşılığında hak ettiği için girmez, belki Allahın ikramı ile girer. Fakat cennete girmek için mutlaka iman ve amel şarttır.)   
54-  (Kabirlerden) Diriltildikten sonra, insanların hesaba çekilmesi haktır. Sorumluluktan sakının. (Hesaba çekilmek, ayetlerle sabittir. )
55-  Amel defterleri, bazısına sağdan bazısına da arka taraftan ve soldan verilir. (Mü'minlere defterleri sağ taraftarında verilir. Günahkârlara sol taraftan verilir. Kâfirlere ise göğsü yarılıp eli sokularak sırt tarafından defteri şiddetli acı ile verilir.)
56-  Amellerin tartılması ve sırat köprüsü üzerinden geçmek şüphesiz gerçektir. (Sırat köprüsü bin sene iniş, bin sene çıkış, bin sene düz olup kıldan ince ve kılıçtan keskindir. Günahkârlar ve kâfirler aşağıdaki cehenneme düşerler. Mü'minler yıldırım gibi geçerler.)
57-   İyilerin, büyük günah işleyenler için şefaat etmesi umulur. Günahları dağlar gibi olsa da.   (Allahın rahmeti daha büyüktür. Allanın izniyle evvela Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) şefaat edecektir. Sonra diğer Salihler, şehitler, hafızlar, alimler şefaat ederler.)
58-  Duaların (belayı def etmekte) açık bir tesiri vardır. Hâlbuki bunu dalalet eshabı yok saydı.
(Mutezile gibi bid'at sahibleri ölüye fayda verilmesini veya ölüden fayda (feyiz) alınmasını inkar ederler. Halbuki bütün ümmet kabri şerifinde bulunan Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘a varıp ondan şefaat talep etmekte ve ona selam vermektedirler. O'da selamlarını
almaktadır. Salâvatlar O'na altın tabaklarda getirilmektedir.)
59- Dünyamız sonradan olmuştur, heyulanın oluşu yoktur. Bu sözümü sevinçle dinle. (Bütün kâinat sonradan yaratıldı ve yok olacaktır. Heyula denen ana maddenin kadim olması felsefesi, batıl bir küfürdür.)
60-  Cennet ve cehennem için oluş vardır, onların üzerinden mazide birçok haller geçti. (Cennet ve cehennem yaratılmışlardır ve yok olmazlar. Bazı peygamberler cennete gimiş. ordaki bazı hallerden haberdar olmuşlardır.)
61-  İman sahibi günahlarının, kötülükleri sebebiyle alevlerin içinde yerleştiği halde ebedi kalmaz. (Günahı kadar yanar ve cennete girer. Kâfirler ise ebedi yanarlar ve derileri yenilenerek azabları artırılır.)
62-Tevhid ilmi için, helal sihir gibi acaib şekli olan nazmı, elbise gibi giydirdim.  (Onu,  çok güzel  bir şekilde süsledim.  Bezedim.  Sihir haramdır ve yapan kafir olur. Burdaki, süslemek manasındadır.)
63- Bu (beyitler), kalbi müjde (edilen gibi) teselli eder, ferahlandırır. Tatlı su gibi ruhu diriltir.
(Bunlar imanı kalbe işleten fasih sözlerdir. Okuyan ferahlanır.)
64- Bu kitaba, ezber ve itikad bakımından daldırın (sarılın) ki bahşişlerin en güzel sınıflarına ulaşırsınız.
65- Tezarru ve yakarma halinizde, hayır dualar ile bu kula yardım edin. (Bana da dua edin)
66-  Umulur ki Allah Teala, fazl-ı keremiyle onu affeder ve ahırette saadetle onu rızıklandırır. (Ümit ve korku arasında olunuz)
67- Ben bütün gücümle, hayatım boyunca bana bir gün hayırla dua eden için dua ediyorum.
(Allahu Teala onu ve diğer meşayıhımız ile ulemamızı rahmetine gark eylesin. Âmin.)
[/center]

8
Dini Bilgi ve Eğitim / FIKH-UL EKBER ( İmam-ı Azam Ebu Hanife )
« : Ocak 02, 2018, 10:30:03 ÖÖ »
     Ebu Muti Hakem b. Abdullah el-Belhi şöyle demiştir:
Ebu Hanife'ye Fıkh-ul Ekberi sordum şöyle dedi:

" - Ehl-i kıbleden olanı tekfir etmemen (küfürle itham etmek) , kimseyi imandan uzaklaştırmaman, marufu emredip ( iyiliği emredip) münkerden (kötü,fena şeylerden) sakındırman, senin için takdir olunanın mutlaka sana ulaşacağını bilmen, Ashabtan (Peygamberimizin arkadaşları) hiçbiri ile alakanı kesmemen, birini sevip diğerini sevmemezlik etmemen, Hz.Osman ve Hz.Ali'nin durumunu Allaha havale etmendir."

Ebu Hanife: - Dinde fıkıh, ahkamda (hükümlerdeki) fıkıhtan daha üstündür. Kişinin nasıl ibadet edeceğini öğrenmesi bir çok ilimden daha efdaldir.

Ebu Muti: Bana dinin en faziletlisini haber ver.

Ebu Hanife: - Fıkhın en faziletlisi; kişinin Allaha imanı, şerayi, sünnetler, haddler (cezalar), ümmetin ittifak ve ihtilafını bilmesidir.


İMAN BABI (bölümü)

Ebu Muti: İmanın ne olduğunu bana açıklayın...

Ebu Hanife: - İbn-i Ömere dinden soruldu da O: İmana sarıl ve onu öğren buyurdu. İman nedir? dendi. O: soranın elinden tuttu ve yaşlı bir zata götürdü ve şöyle dedi: Bana imanın ne olduğunu soruyor diyerek, bana bu zatın Bedir savaşına katılanlardan olduğunu söyledi. İbn-i Ömer şöyle devam etti: Ben peygamberin yanındaydım, bu zatta beraberdi. Birden karşımıza güzel saçlı, sarıklı ve çölde yaşadığını sandığımız bir adam geldi. İnsanların arasından geçerek Peygamberin önünde durdu "Ey Allahın Rasulü iman nedir?" diye sordu.

Peygamber de:
" - İman Allahtan başka ilah olmadığına, Muhammed'in Allahın kulu ve elçisi olduğuna şehadet etmen, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayır (iyilik) ve şerrin (kötülük) Allahtan olduğuna imandır. " ,buyurdu. O zat:

-Doğru söyledin,dedi.

Biz, çöl insanlarının cahil olmaları dolayısı ile Peygamberi tasdik etmesine hayret ettik.Bu zat daha sonra:

-Ey Rasul (elçi-peygamber) İslamın alametleri nedir? dedi. Peygamber:

"- Namaz kılmak,zekat vermek,oruç tutmak,hacca gitmek ve cünüplükten dolayı gusletmektir." dedi.O zat:

Doğru söyledin,dedi.

Biz sanki o biliyormuşcasına Peygamberi tasdik etmesine şaşırdık. O zat sonra:

-İhsan nedir? diye sordu, Peygamber de:

" - İhsan Allah'ı görürcesine ibadet etmendir. Sen O'nu görmesende O seni görür, buyurdu." ..O zat Kıyametin ne zaman kopacağını sordu. Peygamber de:

" - Bu hususta sorulan sorandan daha bilgili değildir. " buyurdu. O zat ayağa kalktı insanların ortasına geldiğinde onu daha sonra göremedik. Hz.Peygamber:

" - Bu gelen Cebrail idi, size dinden bilmeniz gerekenleri öğretmek için geldi. "
(Buhari, Muslim, İmam Ahmed)


Ebu Muti: Buna kesin olarak inanan ve ikrar eden (söyleyen) mümin midir?

Ebu Hanife: - Evet,bunu ikrar edince islamın tümünü ikrar etmiş olur, mümindir...

Ebu Muti: Eğer yaratılmışlardan bir şeyi inkar etse "bilmem ki bunun yaratıcısı kim?" dese ne olur?

Ebu Hanife: - O kimse "Allah herşeyin halıkı(yaratıcısı)dır" (En'am/103) ayetinden dolayı kafir olmuştur. Sanki o kimse, o şeyin Allahtan başka yaratıcısı vardır demiştir. Keza Allah'ın bana namaz, oruç ve zekatı farz kıldığını bilmiyorum dese yine kafir olur. Çünkü Allah "Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin"(Bakara/43) ve "Sizin üzerinize oruç farz kılındı"(Bakara/178) buyurmuştur. Eğer o kişi ben bu ayete inanıyorum fakat tefsirini bilmiyorum derse kafir olmaz. Çünkü o kimse ayetin Allah tarafından indirildiğine inanmış ama tefsirinde yanılmıştır.

Ebu Muti: Şirk diyarında (Allah'a ortak koşanların yaşadığı yer) bulunan İslamı mücmel (genel) olarak kabul eden, farzları ve amelleri bilmeyen, kitabı ve islamın icaplarını ikrar etmediği halde, Allahı ve imanı kabul eden, fakat imanın icaplarını ikrar etmeyerek ölen kişi mümin midir?

Ebu Hanife: - Evet...

Ebu Muti: İmanı, kabulden başka bir şey bilmez, amel etmez ve ölürse(?)

Ebu Hanife: - O mümindir...

Ebu Muti: Bana imanın ne olduğunu açıklayın

Ebu Hanife: - İman Allahtan başka ilah olmadığına, O'nun bir olup şeriki (ortağı) bulunmadığına, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, cennetine, kıyamete hayır ve şerre, hiç bir kimseye kendi amelini yaratma gücünün verilmediğine, insanların kendisi için yaratıldıkları, sonuca ve ilahi takdirin cereyan ettiği şeye intikal edeceklerine şahitlik etmendir.

Ebu Muti: Eğer bunun hepsini kabul eder fakat "Dileyen iman etsin dileyen kafir olsun." ayetinden dolayı dilemek bana aittir, istersem iman ederim, istersem iman etmem derse ne olur?

Ebu Hanife: - O iddiasında yalancıdır. Allahın "Gerçekten Kuran bir öğüttür. Kim dilerse öğüt alır. Ancak Allahın diledikleri öğütlenir" (Müddessir/54-56) "Allah dilemedikçe siz bir şey dileyemezsiniz" (İnsan/30) ayetlerini görmüyor musun? "Dileyen iman etsin,dileyen kafir olsun" ayeti tehdid içindir. O kişi bu sözü ile ayeti reddetmediğinden kafir olmamıştır. Ayetin tenzilini (indirilmiş halini) reddetmemiş ama tevilinde(yorumunda) yanılmıştır.

Ebu Muti: Bir kimse bana isabet eden musibetle Allah mubtela mı kılmıştır, yoksa onu ben mi kazanmışımdır? O musibet Allahın beni mubtela kıldığı şeylerden değildir, derse kafir olur mu?

Ebu Hanife: - Hayır...

Ebu Muti: Niçin?

Ebu Hanife: - Çünkü Allah "Sana isabet eden iyilik eden Allahtandır, sana isabet eden kötülük de nefsindendir"(Nisa/79) buyurur. Yani kötülük, günahın sebebiyledir, ben de onu sana günahın sebebiyle takdir ettim buyurmaktadır. Keza Allah şöyle buyurur "Size isabet eden her musibet, ellerinizle işlediklerinizden dolayıdır"(Şura/30) "O dilediğini dalalette (sapıklıkta)   bırakır,dilediğini de hidayet eder (doğru yola yöneltir) "(Nahl/93) buyurur. O kimse de tevilde hata etmiştir "Allah insan ile kalbi arasına girer" ayetinin manası; müminle küfür arasına, kafirle iman arasına girer demektir. Şüphesiz ki kulun kendisiyle kötülüğü işlediği güç(istitaat), bizatihi kulun iyiliği işlemesi için de müsaittir. Kul Allahın kendisinde meydana getirdiği, kötülükte değil, iyilikte kullanılmasını emrettiği istitaatı sarf (gücü harcaması) ve tevcihinden (yönlendirmesinden) dolayı ceza görecektir.

Ebu Muti: Eğer Allah kullarını günah işlemeye zorluyor, daha sonra onları günahtan dolayı cezalandırıyor denirse ne cevap verelim?

Ebu Hanife: - Ona "Kul kendisi için fayda veya zarar vermeye muktedir olabilir mi?" diye sor.  Eğer "Hayır, çünkü onlar itaat ve masiyyet (isyan-günah) dışında kendileri için fayda ve zarar konusunda mecburdurlar" derse, Ona "Allah şerri yarattı mı?" diye sor "evet" derse iddiasından kendi vazgeçmiş olur. "Hayır" derse de ki "Yarattığı şeylerin şerlerinden sabahın rabbine sığınırım" ayetinden dolayı kafir olur. Çünkü bu ayet, Allahın şerri yarattığını haber vermektedir.

Ebu Muti: Eğer,"Siz, Allah küfrü ve imanı diledi demiyor musunuz? der ve biz "evet" dersek, o yine Allah "O, takvaya layık olan, mağfirete ehil olandır" buyurmuyor mu? diye sorar, biz de "evet" dersek, O da "Allah küfre layık mıdır?"derse, biz o şahsa ne cevap veririz?

Ebu Hanife: - O taatı dileyene ehildir, masiyeti dileyene değil...deriz. Eğer "Allah,kendisine karşı yalan söylenmemesini diledi" derse  ona şöyle söyle "Allah'a iftira etmek Kelam ve söz müdür, yoksa değil midir? "evet derse: Adem'e isimlerin hepsini öğreten kimdir? diye sor. Allah'tır derse şöyle de: Küfür kelam nevinden midir, değil midir? Evet derse şöyle sor: "Kafiri konuşturan kim?" Eğer Allah derse kendi fikrine muhalif olur. Çünkü şirk, kelam nevindendir. Eğer Allah dileseydi, onlara şirk sözünü konuşturmazdı.

Ebu Muti: Eğer "kişi isterse yapar, isterse yapmaz; isterse yer istemezse yemez, isterse içer, isterse içmez" derse(?)

Ebu Hanife: - Allah İsrailoğullarının denizi geçmelerine hükmedip Firavunun boğulmasını takdir etti mi? diye sor, evet derse: Firavunun Musa'yı ele geçirmek için gitmemesi, kendisinin ve arkadaşlarının boğulmaması vaki olur muydu? diye sor... Eğer, evet  derse kafir olur. Hayır derse önceki sözünü yalanlamış olur...


KADER KONUSUNDA BİR BÖLÜM

Ebu Hanife: - Abdullah ibn Mesud rivayet etmiştir ki Rasulullah şöyle buyurur "Şüphesiz ki sizin herhangi birinizin yaratılması, ana karnında kırk gün nutfe, sonra bunun gibi bir kan pıhtısı, sonra bunun gibi bir parça et olarak devam eder daha sonra Allah ona bir melek gönderir, üzerine rızkını ve ecelini, said (iyi) ve şaki (kötü) olanı yazar. Kendisinden başka ilah olmayan Allah'a yemin ederim ki, kişi kendisiyle cehennem arasında bir zira' mesafe (yaklaşık 75 cm) kalıncaya kadar cehennemliklerin amelini işler. Daha sonra ilahi yazı onu geçer. Hiç şüphesiz kişi cennet ehlinin amelini işler, öyleki cennetle kendisi arasında bir zira' mesafe kalmışken cehennem ehlinin amelini işler, sonra ölür ve cehenneme gider."(Buhari,Ebu Davut,İmam Ahmed)

Ebu Muti: Marufu emreden, münkerden nehyeden, bu hususta insanlar kendine tabi olmuşken, daha sonra cemaata karşı çıkan kimse için ne dersin? Bunu doğru görüyor musun?

Ebu Hanife: - Hayır...

Ebu Muti: Niçin? Oysaki Allah ve rasulü, marufu emredip, münkerden nehyetmeyi emretmişlerdir. Bu gerekli bir farizadır.

Ebu Hanife: - Orası öyle fakat kan dökmek, haramı helal saymak ve malları yağmalamak gibi fiillerle, bozup ifsad ettikleri şeyler, ıslah ettiklerinden daha fazla olur. Oysa Allah Kuranda şöyle buyurmuştur: "Müminlerden iki zümre (grup) birbiriyle döğüşecek olurlarsa aralarını bulup barıştırın. Onlardan biri diğerine tecavüzde bulunursa, mütecaviz olan tarafla Allahın emrine dönünceye dek savaşın."(Hucurat/9)

Ebu Muti: Tecavüz eden zümreye kılıçla mı vuruşuruz?

Ebu Hanife: - Evet, marufu emredersin, münkerden sakındırırsın. Kabul ederlerse ederler, yoksa onlarla savaşırsın. İmam zalim de olsa, sen adil zümreyle beraber olursun. Zira Hz.Peygamber de "Size zalim olanın zulmü, adil olanın adaleti zarar vermez. Sizin ecriniz size, onun vebali de ona aittir."(İbn Mace)

Ebu Muti: Tahkimci Havaric (Hariciler) için ne dersin?

Ebu Hanife: - Onlar havaricin en kötüleridirler.

Ebu Muti: Onları tekfir edebilir miyiz?

Ebu Hanife: - Hayır,fakat Ali ve Ömer bin Abdulaziz gibi hayırlı imamların yaptığı gibi onlarla harbederiz. Şüphesiz ki, hariciler tekbir getiriyor, namaz kılıyorlar, Kuran okuyorlar. Ebu Umame hadisini hatırlamıyor musun? O Şam mescidine girdiğinde oradaki haricilerin reisleri ile karşılaştı. Ebu Galib el-Hımsi'ye Ey Ebu Galip bunlar senin memleketinin insanlarıdır. Bunların kim olduklarını sana bildirmek istedim. Onlar cehennem ehlinin köpekleridir. Onlar sema örtüsünün altında öldürülenlerin en şerlileridir."der ve bu esnada ağlar. Ebu Galib ona: "Ey Ebu Umame seni ağlatan nedir? Onlar müslümandılar, halbuki sen onlar hakkında işittiklerini söylüyorsun"dedi. Bunun üzerine Ebu Umame: "Onlar Allahın kendileri için; O gün kiminin yüzleri ağarır, kimilerininki kararır. Yüzleri kararanlara, siz iman ettikten sonra kafir mi oldunuz? Küfrünüzden dolayı tadın azabı, denilecek. Yüzü ağaranlar ise Allahın rahmetine kavuşurlar ve orada ebedi kalırlar. "(Al-i İmran/106) buyurduğu kimselerdir.Bunun üzerine Ebu Galib, söylediğinin kendi görüşü mü yoksa Peygamberden mi işittiğini sordu. Ebu Umame de "eğer ben bunu Peygamberden bir,iki,üç...yedi defa duymamış olsaydım size haber vermezdim" dedi ve havarici Allahın kendi üzerindeki nimetlerini küfürle tekfir etti...(İmam Ahmed)

Ebu Muti: Havariç isyan edip, muharebe yapıp, yağmacılık ettikten sonra, sulh yapsalar, onlar daha önceki hareketlerinden dolayı takibata uğrarlar mı?

Ebu Hanife: - Harb bitince onlar için bir zarar yoktur. Onlara had de tatbik edilmez. Kan dökmeleri de böyledir kısas yapılmaz.

Ebu Muti: Niçin?

Ebu Hanife: - Osmanın katli hususunda insanlar arasında ortaya çıkmış olan fitneden ashab; bir tevil neticesinde kana bulaşanlara kısas yapılmayacağı, tevil sonucu haram ilişkilerde bulunanlara had uygulanamayacağı, yine teville bir mala sahip çıkan birisi için takibatta bulunulamayacağında ittifak ettikleri hadisinden dolayıdır. Fakat mal mevcut olursa sahibine iade edilmesi gerekir.

Ebu Muti: Bir kişi kafiri kafir olarak bilmem dese(?)

Ebu Hanife: - O da kafir gibidir

Ebu Muti: Eğer kafirin son gideceği yer neresi bilmem derse(?)

Ebu Hanife: - O Allahın kitabını inkar etmiş ve kafir olmuş olur.

Ebu Muti: Kendisine "Sen mümin misin?"diye sorulan kimse "Allah daha iyi bilir" diye cevap veren kimse için ne dersin?

Ebu Hanife: - Onun imanında şüphe vardır.

Ebu Muti: İmanla küfür arasında üç durumdan biri olan münafıklıktan başka bir durum var mıdır? O kimse ya kafirdir, ya münafıktır, ya da Mümindir...(?)

Ebu Hanife: - Hayır,İmanında şüphe olan kimse münafık değildir.

Ebu Muti: Niçin?

Ebu Hanife: - Muaz bin Cebelin arkadaşı ve İbn Mesudun rivayetinden dolayı. Bana Hammadın Haris bin Malikten rivayet ettiğine göre; Muaz'a ölüm geldi çattı. Bu durumda Haris de ağladı. Muaz sebebini sordu. O da ölümden dolayı değil, biliyorum ki ahret sana dünyadan daha hayırlıdır. Fakat senden sonra öğreticimiz kim olacak? dedi bir başka rivayette de senden sonra dini bilen kim? şeklindedir. Muaz da:"Acele etme, Abdullah bin Mesud'a tabi ol"dedi. Daha sonra Haris "Bana vasiyette bulun dedi. O da Allah ne dilediyse vasiyet etti ve "Alimin sürçmesinden sakın" dedi... Muaz vefat edince Haris Kufede İbn Mesudun ashabına geldi. Namaz için nida edildiğinde Haris:"Bu davete uyun, bunu dinleyip icabet etmek her müslüman için haktır."dedi. Ona bakıştılar ve "Sen muhakkak mümin misin diye sordular . O da "Evet,elbette" dedi. Onlar birbirlerine bakıştılar. İbn Mesud gelince durumu ona haber verdiler. O da Harise onların dediği gibi söyledi. Bunun üzerine Haris boynunu büktü ve ağladı ve "Allah Muaz'a rahmet eylesin" dedi ve İbn Mesud'a vaziyeti anlattı. İbn Mesud ona "Sen şüphesiz mümin misin?" diye sorunca o da "evet"dedi. İbn Mesud Ona "sen kendinin cennet ehlinden olduğunu iddia ediyorsun dedi. Bunun üzerine Haris de "Allah Muaz'a rahmet eylesin, bana alimin zellesinden(sürçmesinden), münafığın da hükmünü kabulden kaçınmamı tavsiye etti." İbn Mesud: "Sen benim sürçmemi gördün mü?" diye sorunca, Haris:"Allah aşkına söyle Peygamber hayattayken insanlar, gizli ve aşikar durumlarında mümin, gizli ve açık durumlarında kafir, gizlilik durumunda münafık ve açıktan mümin olmak üzere üç gruptan ibaret değiller miydi? Sen bu üç fırkanın hangisindensin?" dedi. İbn Mesud "Madem Allah için and verdin, söyleyeyim ben gizlide ve açıkta müminim"dedi. Bunun üzerine Haris kendisini, niçin elbette müminim dediğinden dolayı ayıpladığını sordu. İbn Mesud da "Evet gerçekten bu benim sürçmemdir. Onu benim üzerime gömün Allah Muaz'a rahmet etsin dedi.(Darimi)

Ebu Muti: Ben cennetliğim diyenin durumu nedir?

Ebu Hanife: - Yalan söylemiştir, o bunu bilmiyor. Mümin; imanı sebebiyle cennete giren, işledikleri sebebiyle ateşte azab gören kimsedir, dedi.

Ebu Muti: Eğer kendisinin cehennem ehli olduğunu söylerse(?)

Ebu Hanife: - Yalan söylemiştir. Onun bu hususta bilgisi yoktur. Şüphesiz ki O Allah'ın rahmetinden umudunu kesmiştir. Müminin gerçekten müminim demesi gerekir. Çünkü O imanında şüphe etmemektedir.

Ebu Muti: Onun imanı meleklerinki gibi olur mu?

Ebu Hanife: - Evet

Ebu Muti: Amelde kusur ederse gerçekten mümin midir?

Ebu Hanife: - Bana Harise'nin hadisini naklettiler. Peygamber ona; " Nasıl sabahladın?, dedi. O da Gerçek mümin olarak sabahladım, dedi. Peygamber; "söylediğine dikkat et, her hakkın bir hakikatı vardır, senin imanının hakikatı nedir? " dedi. Harise; Canım dünyadan vazgeçtim, gündüzümde susuz, gecemde uykusuz kaldım. Ben sanki Rabbimini arşına bakıyorum, sanki cennette birilerini ziyaret eden cennetliklere nazar ediyorum, sanki ben cehennemde yığılan insanları görüyorum, dedi. Bunun üzerine peygamber: "İsabet ettin; devam et, isabet ettin; devam et" dedi ve daha sonra "Kim Allahın kalbini nurlandırdığı kimseye bakmak isterse Harise'ye baksın"buyurdu. Daha sonra Harise: "Ey Allahın Rasulü bana şehit olmam için dua et" dedi. Rasul ona dua etti ve O sonraları şehit oldu. (Buhari,Muslim)

Ebu Muti: Bazılarına ne oluyor da mümin ateşe girmez diyorlar?

Ebu Hanife: - Cehenneme girenler tamamen iman etmişlerdir.

Ebu Muti: Kafirin durumu nedir?

Ebu Hanife: - Onlar O gün iman ederler.

Ebu Muti: Bu nasıl olur?

Ebu Hanife: - Allah Kuranda şöyle buyurur: "Onlar bizim cezamızı görünce, biz yalnız Allah'a inandık, Şirk koştuklarımızı reddettik,dediler. Onların azabımızı gördüklerinde iman etmeleri fayda vermez." (Mümin/84-85)...Kim haksız yere başkasını öldürürse,yahut hırsızlık ederse veya yol keserse yahut günah işler facirlik ederse yahut da içki içer sarhoş olursa; bu kişi günahkar bir mümindir, kafir değildir. Bu durumdakiler işledikleri kadar cehennemde kalırlar, ama imanları sebebiyle cehennemden çıkarılırlar...İman edilecek hususların hepsine inanan, fakat İsa ve Musa peygamber midir? değil midir? diyen kafir olur. Keza kafir cennete mi, yoksa cehenneme mi gider, bilmem, diyenler de: "Kafirler için cehennem ateşi vardır, onlar öldürülmezler ki ölsünler." (Fatır/36), "Onlar için yakılma azabı vardır." (Buruc/11) "Onlar için şiddetli bir azab vardır." (Al-i İmran/5) ayetleri sebebiyle kafir olur. Said bin Museyyeb'den bana ulaştığına göre, "kafirleri bulundukları mevkiie indirmeyen, onlar gibidir."

Ebu Muti: İman eden fakat namaz kılmayan, oruç tutmayan, bu amellerin hiç birini işlemeyen kimseyi iman kurtarır mı?

Ebu Hanife: - Onun işi Allah'a kalmıştır. Dilerse azab eder. Allah'ın kitabından her hangi bir şeyi inkar etmeyen kafir olmaz. Bana ehli iman birinin haber verdiğine göre, Muaz bin Cebel Hıms şehrine girdiği zaman insanlar onun çevresinde toplandılar. Bir genç ona "Namaz kılan, oruç tutan, hacceden, cihadda bulunan, köle azad eden, zekat veren ama Allah ve rasulünden şüphe eden birine ne dersin?" diye sordu. Muaz: "Onun için ateş vardır"dedi. O genç: Namaz kılmayan, Oruç tutmayan, haccetmeyen, zekat vermeyen, fakat Allah ve Rasulüne inanan için ne dersin?" dedi de Muaz: "Onun için Allahın affını umar, azaba uğrayacağından da korkarım." dedi. Bunun üzerine o genç: "ey Abdurrahman'ın babası, şüphe ile amel fayda vermediği gibi, imanla beraber herhangi bir şey de zarar vermez dedi ve gitti. Muaz da "Bu vadide bu gençten daha bilgilisi yok" dedi... Mütecaviz kimselerle, küfürlerinden dolayı değil, haddi tecavüzlerinden dolayı savaş. Adil zümre ve zalim sultanla beraber ol. Fakat mütecavizlerle beraber olma. Cemaat ehlinde fasit ve zalimler olsa bile, onlar içinde sana yardımcı olacak salih insanlar da vardır. Eğer cemaat zalim ve mütecavizlerden müteşekkil ise, onlardan ayrıl. Çünkü Allah "Allahın arzı geniş değil miydi?Hicret edeydiniz."(Nisa/97) "Ey mümin kullarım arzım geniştir,ancak bana kulluk edin"buyurmaktadır. İbn Mesuddan rivayet edildiğine göre Peygamber şöyle buyurdu: "Bir yerde masiyetler zuhur edip onu değiştirmeye gücün yetmezse, oradan başka yere git, orada rabbine kulluk et" Yine Peygamber "Fitneden korktuğu yeri bırakıp, fitneden korkmadığı bir yere giden kimse için Allah yetmiş sıddık sevabı yazar."(Buhari,İbn Mace) buyurdu...   Bilmiyorum, "Rabbim semada mı yoksa arzda mıdır?" diyen kafir olur. Keza "Allah arş üzerindedir"diyen de bilmiyorum, arş semada mı yoksa arzda mıdır? diyen de böyledir. Allah'a dua ederken yukarıya yönelinilir, aşağıya değil. Çünkü aşağının Rububiyyet ve uluhiyyetle alakası yoktur. Nitekim hadiste şöyle buyrulur: Bir adam Peygambere siyah bir cariye getirdi ve benim üzerime mümin bir köle azad etmek vacib oldu. Bu kafir midir? diye sordu. Peygamber cariyeye "Sen mümin misin?" dedi Cariye evet deyince, peygamber "Allah nerede?"dedi cariye de semayı işaret etti. Bunun üzerine peygamber "Bu mümindir azad et"dedi... (Müslim,Ebu Davud) Kabir azabını bilmem diyen helaka uğrayan cehmiyedendir. Çünkü o Allahın "Biz onları iki defa azablandıracağız"(Tevbe/101) "Zalimler bundan başka azaba da uğrayacaklar" (Tur/47) ayetlerini inkar etmiştir. Eğer "Ben ayete inanıyorum ama tefsir ve teviline inanmıyorum derse kafir olur. Çünkü Kuranda tevili, tenzilinin aynı olan ayetler vardır. Eğer bunu inkar ederse kafir olur... İbn Abbastan rivayetle Hz.Peygamber "Benim ümmetimin en şerlileri ben ateşte değil, cennette olacağım, diyenlerdir." Yine Rasul: "Ümmetimden müteelli olanların vay haline" buyurdu. Müteelli kimdir denilince "Onlar falanca cennettedir, falanca cehennemdedir, diyenlerdir." Yine İbn Ömer'den rivayetle Peygamber şöyle buyurdu: "Allah aralarında hükmedene dek, ümmetimin cennet yada cehennemde olduklarını söylemeyiniz." Yine Rasul: "Allah şöyle buyuruyor: Kullarımı ben aralarında Kıyamet günü hükmedip, yerlerine göndermeden, siz cennet yada cehenneme göndermeyin." dedi." 

Ebu Muti: Bana katilden ve arkasında namaz kılmaktan bahsedin...

Ebu Hanife: - Her takva sahibi ve günahkarın peşinde namaz caizdir. Senin ecrin sana, onunki de ona aittir, dedi.

Ebu Muti: İnsanlara kılıçla karşı çıkan, çarpışan ve onlardan bir takım şeyler alanlardan bahsedin...

Ebu Hanife: - Onlar çeşitli zümrelerdir, hepsi cehennemdedir. Ebu hureyreden naklen Rasul şöyle demiştir. "İsrailoğulları yetmişiki fırkaya ayrıldı. Benim ümmetim de yetmişüç fırkaya ayrılacaktır. En büyüğü hariç hepsi de ateştedir."(Tirmizi, İbn Mace, Ebu Davud) Yine İbn Mesud'dan rivayetle Rasulullah;"Kim İslamda kötü bir şey ihdas ederse (çıkarırsa) helak olur, bidat çıkaran sapıklığa düşer, sapıklığa düşen de cehennemdedir." (Buhari) Bize Meymun'un ona da İbn-i Abbas'ın haber verdiğine göre, Peygambere gelen birisi: "Ey Allahın Rasulü, bana öğret" dedi. Rasul üç defa "Git Kuran öğren" dedi, dördüncü defa da "Hak sevdiğinden de gelse sevmediğinden de gelse kabul et. Kuran öğren, onun yöneldiği tarafa yönel." (İmam Ahmed, Ebu Davud) buyurdu... İbn Mesud "Şüphesiz en şerli şeyler sonradan icad edilenlerdir. Her ihdas edilen şey bidat; her bidat, dalalet; her dalalet de cehennemdedir." derdi. Allah şöyle buyurur "Ona hak yoldan uzak kalmayı, kötülükten sakınmayı ilham ile öğretti"(Şems/8) Keza Allah Musa'ya: "Biz senden sonra kavmini imtihana uğrattık, Samiri de onları saptırdı." (Taha/85) buyurmaktadır...


ALLAHIN DİLEMESİ BABI

Ebu Muti: Allah yaratmayı dilemediği bir şeyi emretmiş, fakat emretmediği halde yaratmış mıdır?

Ebu Hanife: - Evet

Ebu Muti: Bu nasıl olur?

Ebu Hanife: - Allah kafire müslüman olmayı emretmiş, fakat kafir için müslümanlığı yaratmamıştır. Kafir için küfrü dilemiş, fakat kafire küfrü emretmediği halde yaratmıştır.

Ebu Muti: Allah emretmemiş olduğu şeyden razı olur mu?

Ebu Hanife: - Evet, nafile ibadetler buna misaldir.

Ebu Muti: Allah bir şeyi emrettiği halde ondan razı olmama durumu var mıdır?

Ebu Hanife: - Hayır...

Ebu Muti: Niçin?

Ebu Hanife: - Çünkü Allah emrettiği herşeyden razıdır.

Ebu Muti: Allah kullarını razı olduğu şeylerden mi, yoksa razı olmadığı şeylerden dolayı mı sorguya çeker?

Ebu Hanife: - Allah kullarını razı olmadığı şeylerden dolayı sorguya çeker. Onlara küfür, masiyyet ve rıza göstermediği konularda azab eder.

Ebu Muti: Allah onlara dilediği için mi azab eder, yoksa dilemediği için mi?

Ebu Hanife: - Allah onlar hakkında dilediği için azab eder. Çünkü Allah kullarında asi için masiyyeti, kafir için küfrü dilediği halde, küfür ve masiyyet dolayısı ile azablandırır.

Ebu Muti: Allah onlara İslamı emretmiş, sonrada onlar için Küfrü dilemiş midir?

Ebu Hanife: - Evet...

Ebu Muti: Allahın dilemesi emrini mi, yoksa emri dilemesini mi geçmiştir?

Ebu Hanife: - Allahın dilemesi emrini geçmiştir.

Ebu Muti: Allahın dilemesi onun rızası mıdır değil midir?

Ebu Hanife: - Dilemesi, rızası ve emrettiği hususta taat ile amel eden kimse için, Allah rızası vardır. Allah'ın emrinin hilafına hareket eden onun dilemesiyle işlemiş olur, fakat rızasıyla işlemiş olmaz. Ona karşı masiyyet işlemiş olur. Masiyet ise Allahın rızası hilafınadır.

Ebu Muti: Rızası olduğu konuda Allah kulunu azaba çeker mi?

Ebu Hanife: - Allah kullarını, rızası olmadığı küfürden dolayı azaba çeker, fakat onların taatı terketmeleri ve günah işlemelerinden dolayı onlardan intikam alıp, azab etmeye rızası vardır.

Ebu Muti: Allah müminler için küfrü dilemiş midir?

Ebu Hanife: -Hayır, fakat müminler için imanı dilemiştir. Keza kafirler için küfrü, zina edenler için zinayı, hırsızlık edenler için hırsızlığı, ilim erbabı için ilmi, hayır sahibleri için de hayrı dilemiştir. Allah kafirleri yaratmadan önce onların kafirler ve sapıklar olmasını dilemiştir.

Ebu Muti: Allah kafirleri, razı olduğu şeyleri yarattığından dolayı mı, razı olmadığı şeyleri yarattığından dolayı mı azablandırır?

Ebu Hanife: - Allah kafirleri yaratmaya razı olduğu şeylerden dolayı azaba uğratır.

Ebu Muti: Niçin?

Ebu Hanife: - Allah, küfrü yaratmaya rızası olduğu halde onları küfürlerinden dolayı azaba çeker. Fakat Allahın bizatihi küfre rızası yoktur.

Ebu Muti: Allah "Kulları için küfre rızası yoktur."(Zümer/7) buyuruduğu halde nasıl olur da küfrü yaratmaya rızası olur?

Ebu Hanife: - Allah onlar hakkında diler ama razı olmaz...

Ebu Muti: Niçin?

Ebu Hanife: - Çünkü Allah iblisi yaratmıştır. İblisi yaratmaya rızası var,fakat İblisin kendisine rızası yoktur. Keza Allah içki ve domuzu da yaratmıştır. Onları yaratmaya rızası olduğu halde kendilerine rızası yoktur.

Ebu Muti: Niçin?

Ebu Hanife: - Allah içkinin kendisine rıza gösterse idi, onu içen Allah'ın razı olduğu şeyi içmiş olurdu. Fakat onun içkiye ve küfre, İblise ve fiillerine rızası yoktur. Fakat bizzat Hz Muhammed'e rızası vardır.

Ebu Muti: Yahudiler "Allahın eli bağlıdır"(Maide/64) diyorlar. Allah'ın buna rızası var mıdır?

Ebu Hanife: - Hayır...

***

Ebu Hanife: - Eğer bir kimse "Allah tüm insanları melekler gibi itaatkar yaratmak isteseydi, buna kadir olur muydu?" Bunu haber ver denildiğinde "hayır" derse Allahı kendisini tavsif ettiğinden başkası ile vasıflandırmış olur. Zira Allah Kuranda: "Kullarının üzerine yegane mutasarrıf odur." (Enam/18) "O kullarının küfrüne razı olmaz"(Zümer/7) ve "O sizin üzerinizsen size azab göndermeğe kadirdir."(Enam/65) buyurmaktadır. Eğer "Kadirdir" derse" Allah İblisin itaat konusunda Cebrail gibi olmasını dileseydi, buna muktedir olmaz mıydı?"de. Eğer "hayır" derse kendi sözünü terketmiş ve Allah'ı sıfatlarının başkası ile sıfatlandırmış olur. Eğer "Kulun zina etmesi, içki içmesi, namuslu insanlara dil uzatması Allah'ın izni ile değil midir?" derse "Evet" denir. Eğer "O halde o kimseye niçin hadd cezası tatbik edilir?" derse "Allahın emrettiği terkedilemez" denir. Çünkü o kimse kölesini kesse, bu Allah'ın dilemesi ile olur, insanlarda o kimseyi kötülerler. Eğer kölesini azad ederse , insanlarda onu överler. Bunların her ikisi de Allah'ın dilemesi ile vücuda gelir. Fakat kul Allah'ın dilemesi ile masiyet işlerse, işleyen kişinin fiilinde Allahın rızası ve doğruluk yoktur. "Niçin ona hadd tatbik edilir" sözü onların prensiplerine göre fasid bir sualdir,ç ünkü onlar bir çok masiyetlerde Allah'ın dilemesini kabul etmezler. Ona göre içki içmek gibi bir fiilin haricinde hadd gerekmiyor. Oysa ki yaptığı her işi Allah'ın dilemesi ile yapmıştır.

GÜNAH İŞLEYENİN KAFİR OLDUĞU İDDİASINA REDDİYE

Ebu Muti: Eğer bir kimse günah işleyen kafirdir, derse onun sözünü boşa çıkaracak cevap nedir?

Ebu Hanife: - Ona şöyle cevap verilir: "Yunusu da an. Hani o öfkelenerek çıkıp gitmiş, kendisini tazyik etmeyeceğimizi sanmıştı. Karanlıklar içinde niyaz ederek, senden başka ilah yoktur, seni tenzih ederim, ben zalimlerden oldum,dedi" (Enbiya/87) Buna göre o zalim mümindir, kafir ve münafık değildir. Hz.Yusufun kardeşleri: "Ey babamız,bizim için günahlarımızın bağışlanmasını dile. Biz muhakkak suçlu idik." (Yusuf/97) dediler bu durumlarıyla onlar günahkardırlar, fakat kafir değildirler. Allah Peygambere "Senin geçmiş ve gelecek günahını affetmesi için..."(Feth/2) buyurmuş, günahını yerine küfrünü dememiştir. HzMusa kıbti'yi öldürdüğünde günah işlemişti ama kafir değildi.

Eğer o kimse "ben inşallah müminim" derse, " Şüphesiz Allah ve melekleri peygambere salat ve selam ederler.  Ey inananlar siz de ona salavat getirin, ona layık olduğu şekilde selam getirin." (Ahzab/56) ayeti gereğince "Eğer müminse ona salavat getir, mümin değilsen getirme" denir keza Allah şöyle buyurur "Ey inananlar, Cuma günü namaz için nida olunduğunda Allah'ın zikrine koşun, alışverişi bırakın"(Cuma/9)

Muaz şöyle dedi: "Kişinin Allah hakkındaki şüphesi, onun tüm iyiliklerini ibtal eder. Allah'a iman ettiği halde günah işleyenin affedilmesi umulur, azab görmesinden korkulur." Muaz'a soran şahıs: "Şüphe iyilikleri götürdüğüne göre, iman da kötülükleri daha çok götürür"demişti. Muaz da:"Yemin ederim, bu adamdan daha çok hayret edilecek birini görmedim"dedi. Ona sen müslüman mısın, dedi. O da bilmiyorum, dedi.

O kimseye "bilmiyorum"sözün doğru mu, yanlış mı diye sorulur. Eğer doğru, derse şöyle de "Dünyada doğru olan ahrette değil midir?" Eğer "Evet"derse: "Kabir azabına, suale, kadere, hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna imanın var mı?" de. Evet, derse "Sen mümin misin? diye sor. Hala "Bilmiyorum" derse: Bilmeyesin anlamayasın, iflah olmayasın,de...

Ebu Muti: Eğer bir kimse cennat-cehennem yaratılmış değillerdir,derse(?)

Ebu Hanife: - Ona şöyle de: Onlar bir şey dir. Oysaki Allah "Allah her şeyi yaratmıştır"(Zümer/62) "Biz herşeyi bir ölçü ile yarattık" (Kamer/49) "Onlar sabah akşam ateşe karşı getirilecekler " (Mümin/46) buyurmaktadır.

Ebu Muti: Eğer cennet ve cehennem fanidir,derse(?)

Ebu Hanife: - Ona Allah Kuranda cennetin nimetlerini "Kesilip tükenmeyen, yasak da edilemeyen"(Vaka/32) olarak vasfetmektedir,de...

Cennetlik ve cehennemlikler girdikten sonra cennet ve cehenneme yok olacaktır diyen de orada ebedi kalışı inkar ettiği için kafir olmuş olur.

Allah mahlukların sıfatları ile sıfatlanamaz. Onun gazab ve rızası keyfiyetsizdir. Sünnet ehlinin görüşü budur. Allah gazab eder ve razı olur. Onun gazabı cezalandırması, rızası da sevabıdır, denilemez. Biz onu kendisini vasfettiği gibi vasfederiz. O birdir, hiç bir şeye muhtaç değildir. Doğurmamış, doğurulmamıştır, dengi yoktur. Hayy,  kayyum, kadir, duyan, gören ve bilen odur. Onun eli kullarının eli üzerindedir. Ama eli kullarının eli gibi bir uzuv değildir. O ellerin yaratıcısıdır. Onun yüzü yaratıklarının yüzü gibi değildir. O bütün yüzlerin yaratıcısıdır. Onun nefsi yarattıklarının nefsi gibi değildir. Bütün nefislerin yaratıcısı odur. "Onun benzeri hiç bir şey yoktur. Duyan ve gören odur" (Şura/11)

Ebu Muti: Eğer Allah nerdedir,diye sorulursa(?)

Ebu Hanife: - O kimseye: yaratılmadan önce mekan yoktu, halbuki Allah vardı. Mahlukattan hiç biri yokken "nerede" mefhumu mevcutken Allah var idi. O her şeyin yaratıcısıdır, de... "Eğer dileyen, dilenmiş olan şeyi ne ile diledi?" denilirse "Sıfatla" de. O kudretle kadir, ilimle alim, mülk ile maliktir. Eğer "Meşietle mi diledi, meşietle takdir edilip ilimle mi diledi?" diye sorarsa "Evet" diye cevap ver...

İMAN BABI

Ebu Hanife: - Eğer imanın yeri sorulursa onun kaynağının ve yerinin kalb olduğu, fer'inin de cesette bulunduğu söylenir. Eğer o parmağında mıdır denirse "Evet" de. Eğer parmak kesilirse iman nereye gider denirse "kalbe" de.

Eğer Allah kullarından bir şey taleb eder mi? derse: "Hayır ancak onlar Allahtan birşeyler dilerler, de. Allahın kul üzerindeki hakları nelerdir? derse: Ona kulluk etmeleri ve ona hiç bir şeyleri ortak koşmamalarıdır. Bunu yaptıkları zaman onların Allahtan bekledikleri, Allahın onları affetmesi ve sevablandırmasıdır. Zira Allah Kuranda: "Ağaç altında sana beyat ettiklerinde Allah müminlerden razı oldu."(Fetih/18) ayeti gereğince Allah müminlerden razı olur. Allah İblise gazab eder "Dilediğinizi yapın" (Fussilet/40) Ayeti Allahın tehdidini ifade eder. "Semuda gelince biz onlara doğru yolu göstermiştik, akat onlar körlüğü hidayete tercih ettiler" Yani onlara hidayeti göstermiş ve açıklamıştık demektir. "Dileyen Küfretsin, dileyen iman etsin" (Kehf/29) ayeti tehdidi ifade eder. "Ben cinleri ve insanları bana kulluk etsinler diye yarattım." (Zariyat/56) buyrulmaktadır. Fakat bu fiillerin hepsi hayırlı, şerli, tatlısı, acısı, zararlısı ve faydalısı, hepsi Allahın takdiri iledir. Allah şöyle buyurur: "Eğer Rabbin dileseydi,insanların hepsi de iman ederlerdi. Sen niçin insanları mümin olmak için zorlamak istiyorsun."(Yunus/99)

"Biz onlara melekler indirseydik, ölüler onlarla konuşsaydı, her şeyi bir araya getirip onların önünde toplasaydık, Allah dilemedikçe yine iman edemezlerdi." (Enam/111)

"Hiç kimse Allahın izni olmadan iman edemez."(Yunus/100)

"Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz" (İnsan/30) Yani Allah takdiri ile dilemedikçe sizler dileyemezsiniz. Hz.Şuayb şöyle demişti:" Allah bizi sizin dininizden kurtardıktan sonra yine o dine girersek, Allaha iftira etmiş oluruz. Onun için Allahın dilemesi dışında bizim sizin dininize dönmemize imkan yoktur. Onun ilmi herşeyi kuşatmıştır. Biz Allaha tevekkül ettik. Ey Rabbimiz! kavmimizle bizim aramızdaki davada doğrulukla hükmet. Sen her şeyin doğrusunu gösteren ve haber verenlerin en hayırlısısın" (Tekvir/29) Hz.Nuh şöyle dedi: "Allah sizin helak edilmenizi dilerse, benim size öğüt vermem ve hayrınızı istemem bana hiçbir fayda vermez. O Rabbinizdir, dönüş Onadır." (Hud/34)

Keza Allah şöyle der: "O andolsun Ona (Yusufa) niyet kurmuştu.  Eğer rabbinin burhanını görmese idi. Oda onu kasdetmiş gitmişti. Biz böylece ondan kötülük ve hayasızlığı giderdik. Çünkü O bizim ihlasa erdirilmiş kullarımızdan idi."(Yusuf/24)

Keza Allah şöyle buyurur: "Biz Süleymanı denedik,Onun tahtı üstüne bir ceset attık. O da hemen Allaha dönüp sığındı"(Sad:34)

*** "

9

قَالَ أَهْلُ الحَقِّ: حَقَائقُ الأشْيـَاءِ ثَابِتــَةٌ، والعِلْمُ بـِـهـَا مُتَحقـِّـقٌ خلافاً للسوفسطائية.
1- Ehli Hak (Ehli sünnet alimleri) derki: Eşyanın hakikatleri sabittir, bunlarla (sabit olmaları ile) alakalı ilim, gerçektir. Bu, felsefecilerin hilafınadır.
وأسْـبَابُ العِـلْـمِ للخَلْقِ ثَلاثَةٌ: الحَوَاسُّ السَّلِيمَةُ، وَالخَبَرُ الصَّادِقُ، وَالعَقْلُ.
فالحَـوَاسُّ خـمْـسٌ: السَّمْعُ،  والبَصَـرُ، والشَّـمُّ، واللَّمْـسُّ، وبكُلِّ حَاسَّةٍ مِنـهَا
يُـوقَفُ عَلَى مَا وُضِعَتْ هِـيَ لَهُ.
2- Mahlukat için ilmin sebebleri (bilgi edinme yolları) üçtür. 1-Sağlam hisler. 2- Doğru haber. 3- Akıl.

Hisler beş tanedir: İşitmek-Görmek-Koklamak-Tadmak-Dokunmak.

Bunlardan her bir hassa ile, o assa ne için tayin edilmiş ise o şey üzerine haberdar

olunur.(Yani göz ile  görülür, kulak ile  işitilir. Gözle işitilmez, kulakla görülmez.)

والخَبـَرُ الصَّــادِقُ عَـلَى نَوْعَينِ: أَحَدِهِمَا الخَـبَرُ المُتَواتِرُ، وَهوَ الخَـبَرُ الثــَّابِتُ
على أَلْسِنَةِ قَوْمٍ لا يُتصوَّرُ تَـواطُؤهُم، عَـلَى الكَذِبِ، وَهوَ مُوجِبٌ للعِلْمِ الضَّـرُورِيِّ
كالعِلْمِ بالمُلُوكِ الخَالِيَةِ في الأزْمِنَةِ المَاضِيَةِ والبُلدَانِ النَّائِيَةِ.
3- Haberi sâdık iki türlüdür. Birisi mütevâtir haberdir. Bu, yalan üzerine ittifak etmeleri tasavvur olunamayan bir topluluğun, lisanları üzerinde sabit olan haberdir. Bu, zaruri ilmi gerektiricidir. Eski zamanlarda yaşayan sultanları, uzak beldeleri bilmek gibi.

(Zarurî İlim: Herhangi bir delile ve ilmî araştırmaya ihtiyaç duymaksızın elde edilen ve ulaşılabilen bilgi demektir.)

والنوع الثاني: خبر الرسول المؤيد بالمعجزة، وهو يوجب العلم الاستدلالي
والعلم الثابت به يضاهي العلم الثابت بالضرورة في التيقن والثبات.
 

4- İkinci nevisi, mucize ile teyid edilmiş Peygamberin verdiği haberdir. Bu, istidlali ilmi gerektirir. Bununla sabit olan ilim, yakin ve sebatta, zaruret ile sabit olan ilme benzer.

(İstidlali ilim:Delile bakma sonucunda hasıl olan bilgiye denir. İkinin yarısı bir olduğu nasıl kesin ise, peygamberin verdiği haber de kesindir.)

وأما العقل فهو سبب للعلم أيضاً، وما ثبت منه بالبديهة فهو ضروري،
كالعلم بأن كل شيء أعظم من جزئه. وما ثبت بالاستدلال فهو اكتسابي.
 

5- Akıl, diğerleri gibi bilgi edinmeye  sebebtir. Bedihi ile ondan sabit olan, zaruri (bilgi) dir. Her şeyin, cüz’ünden büyük olması gibi. (İnsan, kolundan, bacağından büyüktür) Akıldan istidlal (delil) ile sabit olan kesbidir. (Aklın, düşünmeden elde ettiği bilgilere ‘bedihi ilim’ denir.Akıl yürüterek elde dilen ilimler, kişinin kazanmasıyla elde edilir.)

والإلهام ليس من أسباب المعرفة بصحة الشيء عند أهل الحق.
 

6- İlham, ehli sünnet indinde, bir şeyin sıhhatini bilmek sebeblerin den değildir. (İlham ile hüküm sabit edilmez. Hükümler kitap, sünnet, icma ve kıyas ile sabit olur.)

والعَالَم بجميعِ أجْزَائِهِ مُحْدَثٌ؛ إذ هو أعيان وأعراض، فالأعيان ما  له قيام بذاته
وهو إما مركب، أو غير مركب، كالجوهر، وهو الجزء الذي لا يتجزأ
7- Alem (kainat), bütün cüzleri ile sonradan yaratılmıştır, zira alem ayan ve arazdır. Ayan (kainatta) zatı ile mevcut durandır. Bu, ya mürekkebtir ki cisim dir, veya cevher gibi mürekkeb değildir. Cüzlere ayrılmayan (en küçük) cüz cevherdir. (Altın, gümüş, demir gibi maddeler cisimdir. Bunlara ayan denir. Bunların üzerinde bulunan renk, koku, uzunluk ve kısalık gibi vasıflar arazdır.)

والعرض ما لا يقوم بذاته، ويحدث في الأجسام والجواهر، كالألوان  والأكوان
والطعوم  والروائح
8- Araz, zatı ile mevcut olamayandır. Renkler, duruşlar, tadlar ve kokular gibi cisimlerde ve cevherlerde onaya çıkarlar. (Cismin üzerindeki renk, koku ve tad gibi vasıflar.)

والمحدث للعالم هو الله تعالى، الواحد، القديم، الحي، القادر،
العليم، السميع البصير، الشائي، المريد
9- Alemi mevcut eden. Allahu Teala’dır. Birdir, kadimdir, diridir, gücü yetendir, bilir, işitir, görür, dileyendir, dilediğini yapandır.

ليس بعرض، ولا جسم، ولا جوهر، ولا مصور، ولا محدود،
ولا معدود، ولا متبعض، ولا متجزئ، ولا متناه
10- (Allah) Araz, cisim, cevher değildir. Şekillendirilmiş, sınırlandırılmış, adetlenmiş, kısımlara ayrılmış, cüzlere bölünmüş, terkib edilmiş (birleştirilmiş) ve sonu olan değildir. (Sınırlar ile kuşatılmış değildir.)

ولا يوصف بالماهية، ولا بالكيفية، ولا يتمكن في مكان، ولا يجري عليه زمان
، ولا يشبهه شيء، ولا يخرج عن علمه وقدرته شيء.
11- Nasıllık ile, nicelik ile vasıflanmaz. (Aslı ve hakikati bilinmez) Bir mekanda yerleşmez, üzerine zaman akıcı olmaz, (zaman ve mekan sınırı altına girmemiştir.) Hiçbir şey ona benzemez. İlminden ve kudretinden hiçbir şey çıkamaz. (Her şeyi. İlmi ve kudretiyle kuşatmıştır.)

وله صفات أزلية قائمة بذاته، وهي لا هو ولا غيره.
وهي العلم، والقدرة، والحياة، والقوة، والسمع، والبصر،
والإرادة، والمشيئةوالفعل، والتخليق، والترزيق
12- Allah için ezeli olan ve zatı ile birlikte bulunan sıfatlar vardır. Bu sıfatlar ne Odur, ne de O’nun gayrısıdır. (Sıfatlara Allah denmez, fakat Allah, sıfatsız düşünülmez) Bunlar; ilim. kudret, hayat, kelam, işitmek, görmek, istemek, dilemek, yapmak, yaratmak, rızıklandırmak.

والكلام، وهو متكلم بكلامٍ هو صفة له، أزلية، ليس من جنس الحرو والأصوات
وهو صفة منافية للسكوت والآفة، والله تعالى متكلم بها آمر ناه مخبر.
13- Allahu Teala, ezeli olan kelamı ile konuşur. Bu kelamı, ses ve harf cinsinden değildir. Bu. susmaya ve aletlere zıt sıfattır. (Dili tutulmak, sessiz kalmak, konuşmamak gibi bizim vasıllarımızdan münezzehtir.) Allahu teala, bu sıfat ile tekellüm eder, emreder ve yasaklar ve haber vericidir.

والقرآن كلام الله تعالى غير مخلوق، وهو مكتوب في مصاحفنا
محفوظٌ في قلوبنا، مقروء بألسنتنا، مسموع بآذاننا، غير حال فيها
14- Kur’an, Allahu teala’nın kelamıdır, mahluk değildir. Kur’an, mushaflarda yazılmış, kalblerimizde ezberlenmiş, dillerimizde okunmuş, kulaklarımızla işitilmiş, fakat bunlara girmiş değildir.

والتكوين صفة لله تعالى أزلية، وهو تكوينه تعالى للعالم ولكل جزء من أجزائه
لا في الأزل، بل لوقت وجوده على حسب علمه وإرادته.وهو غير المكون عندنا
والإرادة صفة لله تعالى أزلية قائمة بذاته.
15- Tekvin. Allah’ın ezeli sıfatıdır. Bu, alemi ve onun her bir cüzünü, meydana geleceği vakitle var etmesidir.

Biz (Maturidiler) göre tekvin, yaratılanların gayrısıdır. (Yaratmak sıfatı var, yaratılan eşya var. Bunlar başka başka şeylerdir.)

* İrade. Allahu Teala’nın sıfatı olup ezelidir. (İrade sıfatı, kudretten başka olan ayrı bir ezeli sıfattır.)

ورؤية الله تعالى جائزة في العقل واجبة بالنقل، وَرَدَ الدليل السمعي بإيجاب رؤية
المؤمنين الله تعالى في دار الآخرة، فيرى لا في مكان ولا على جهة من مقابلة
ولا اتصال شعاع ولا ثبوت مسافة بين الرائي وبين الله تعالى.
16- Allahu Teala’yı görmek, akli delillerle caizdir,  nakledilen delillerle vacibıir. (Ayet ve hadislerle sabittir.)

Ahiret yurdunda,  rnü’minlerin  Allahu  Teala’yı  görmelerinin  vacib olması hakkında, işitilmiş (ayet ve hadislerden) deliller gelmiştir.

* Bir mekan da bulunmadan, bir tarafta olmadan, karşı karşıya gelmeksizin. ışığın ulaşması olmadan veya gören ile Allahu Teala arasında mesafe sabit olmadan görülecektir. (Görmemiz için burda gerekli olan şeyler, orda lazım değildir.)

والله تعالى خالق لأفعال العباد كلها، من الكفر والإيمان والطاعة والعصيان
وهي كلها بإرادته ومشيئته وحكمه وقضيته وتقديره.
17- Allahu Teala; küfürden, imandan, taat ve isyandan olan kulların bütün fiillerini yaratıcıdır. Bunların hepsi. Allanın iradesi, dilemesi, hükmü, kazası ve takdiri iledir.

وللعباد أفعال اختيارية يثابون بها ويعاقبون عليها.
والحسن منها برضاء الله تعالى، والقبيح منها ليس برضاه
18- Kullar için dileyerek yaptığı fiiller vardır. Onlara karşılık sevablanır ve azab görürler. Bunlardan güzel olanları. Allah’ın rızası iledir. Kabih (çirkin) olanları, Allah’ın rızası ile değildir.(Allahu Teala, şarabı, domuzu yaratmıştır fakat kullanılmasını yasaklayarak işleyenlerden razı olmamıştır. Sağmal hayvanları da Allahu Teala yaratmıştır ve onlardan istifade edilmesinden, zekatının verilmesinden razıdır.)

والاستطاعة مع الفعل، وهي حقيقة القدرة التي يكون بها الفعل
ويقع هذا الاسم على سلامة الأسباب والآلات والجوارح
وصحة التكليف تعتمد هذه الاستطاعة
ولا يكلف العبد لما ليس في وسعه
 

19- İstitaat, fiille beraberdir. Bu, fiilin kendisi ile birlikte meydana geldiği kudretin hakikatidir. (Eli  kaldırırken insanda hasıl olan kudret ona o anda verilmekte ve işi ile birlikte mevcut olmaktadır.) Bu isim, sebeplerin, aletlerin, azaların selameti üzerine de söylenir.

* Teklifin sıhhati (kişinin dinene mükellef olması) şu istitaat’a dayanır. Kul, takatında olmayan ile teklif olunmaz.(Yapamayacağı hükümler ona teklif edilmemiştir.)

وما يوجد من الألم في المضروب عقيب ضرب إنسان
والانكسار في الزجاج عقيب كسر إنسان، وما أشبهه
كل ذلك مخلوق لله تعالى، لا صنع للعبد في تخليقه
20- İnsana vurmanın peşinden vurulan kişide duyulan acı, insanın kırması akabinde bardakla ortaya çıkan kırıklık ve buna benzeyen şeylerin tamamı. Allanın yarattığıdır. Kulun, bunların meydana gelmesinde bir tesiri yoktur. (Kulu da, onun işlerinide yaratan Allah’tır. Kul iradesini kullanır. Allah dilerse yaratır.)

والمقتول ميت بأجله، والأجل واحد
21- Öldürülen, eceli ile ölmüştür. Ölü ile kaim olan ölüm işi Allahın mahlukudur.. Kulun bunda yaratmak veya elde etmek bakımından bir tesiri yoktur. (Yani kılıcı vurmakla karşıdaki kişi ölürse, onda ölümü yaratan Allah’tır. Katilin ölümü meydana getirmekte bir tesiri yoktur, fakat yasak bir işi yaptığı için azabı hak eder.)

* Ecel tektir. (Vakti, Allahın ilminde sabittir, değişmez.)

والحرام رزق، وكلٌّ يستوفي رزق نفسه: حلالاً كان أو حراماً
ولا يتصور أن لا يأكل إنسان رزقه أو يأكل رزق غيره
22- Haram rızıktır. Herkes, helal olsun haram olsun kendi rızkını tam olarak elde eder. Bir insanın rızkını yememesi veya başkasının onun rızkını yemesi düşünülemez. (Rızık bedenin istifâde ettiği gıdalardır. Kişi için tayin edilenler mutlaka ona ulaşır. Başkası onun rızkını alamaz.)

والله تعالى يضل من يشاء ويهدي من يشاء
وما هو الأصلح للعبد فليس ذلك بواجب على الله تعالى
 
23- Allahu Teala dilediğini dalalete sokar, dilediğine hidayet eder. (Kişiye irade verip kitap ve peygamber göndererek onu ikaz. ettikten sonra kul iyi tarafı tercih ederse Allah ona hidayeti severek yaratır. Kötü yolu tercih ederse onada sapıklığı razı olmadığı halde yaratır ki imtihan olsun.

* Kul için en uygun olanı yaratmak, Alluhu Teala üzerine vacib değildir. (Allah, faili muhtar olarak dilediğini yapar, hiçbir şey O’na mecbur değildir.)

وعذاب القبر للكافرين ولبعض عصاة المؤمنين
وتنعيم أهل الطاعة في القبر بما يعلمه الله تعالى ويريده
وسؤال منكر ونكير ثابت بالدلائل السمعية
24- KafirIer için ve bazı asi mü’minler için kabir azabı, itaat ehlinin kabirde nimetlenmesi vardır. (Kabir geçiş alemidir. Orda kafirler azaba çekilirler, cehennemde ebedi azab ile azablanırlar. Günahkar müslümanlardan bazısı da kabirde azab görür.)

* Münkir ve nekirin sorgusu, işitilen delillerle sabittir. (Kabirde iki melek gelip kişiyi sorguya çeker. “Rabbin kim? Peygamberin kim? Kimin zürriyetindensin? Kimin ümmetindensin?” gibi sorularla imtihan eder. Eğer cevap vermeye kadir olursa onun kabrini genişlendirirler, Değilse ona azab ederek kabri onu şiddetle sıkar.)

والبعث  حق، والوزن حق، والكتاب حق، والسؤال حق
والحوض حق، والصراط حق
25- Öldükten sonra dirilmek haktır. Terazi (amellerin tartılması) haktır. Kitap haktır, sual haktır, havzu kevser haktır, sırat haktır. (Her canlı öldükten sonra tekrar diriltilecektir. Hayvanlar toprak olacaklar. İnsanlar ise ebedi cennet veya cehenneme gireceklerdir. Amellerimizin yazıldığı kitaplar getirilecek ve tartılacaklardır. Ahırette her işten sorguya çekilmekte haktır. Resulullah’ın Kevser Havzunda bulunup ümmetlerine su dağıtması da haktır. Hesaplar görüldükten sonra insanların sırat köprüsünden geçmeleri de haktır. Bu köprü kıldan ince, kılıçtan keskin olup üzerinden mü’minler şimşek gibi geçer, kafir ve münafıklar aşağıdaki cehenneme düşerler.)

والجنة حق، والنار حق
وهما مخلوقتان موجودتان  باقيتان، لا تفنيان ولا يفنى أهلهما
26- Cennet haktır, cehennem haktır. Bu ikisi (şu anda) yaratılmış olup mevcutturlar. Baki olup yok olmazlar ve içlerinde bulunan ahalileri de yok olmaz. (Bazı sapıklar derki cehennem içindekilerle birlikte yok olacak. Bazıları da derki cehennemde yanan kafirler bir müddet sonra ateş serin olup onları yakmayacak. Halbuki Allahu Teala kitabında “Onlara yeni deriler verilecek ki azabı tadsınlar” buyurmaktadır. Asla azabın kafirlerden hafiflemesi mümkün değildir.)

والكبيرة لا تخرج العبد المؤمن من الإيمان، ولا تدخله في الكفر
27- Büyük günah, kulu imandan çıkartmaz, onu küfre de girdirmez.

(İman amelden bir cüz olmadığı için ameli kötü olan kişi inkar etmedikçe kafir olmaz. Büyük günah: hakkında azab tehdidi olan adam öldürmek, zina etmek, faiz almak, hırsızlık, anne babaya asi olmak, sihir yapmak gibi günahlardır.)

والله لا يغفر أن يشرك به، ويغفر ما دون ذلك لمن يشاء من الصغائر والكبائر
ويجوز العقاب على الصغيرة، والعفو عن الكبيرة
إذا لم تكن عن استحلال، والاستحلال كفر
28- Allahu Teala. kendisine şirk koşulmasını affetmez, büyük ve küçük  günahlardan olan  bundan  aşağı  olanını, dilediği  kimseler için affeder.

* Küçük günah üzerine azab etmesi caizdir. Büyük günahı affetmesi, eğer onu helal görmemişse caizdir. (Büyük günahı) Helal görmek küfürdür. (Şirk en büyük günah ve zulümdür. Onun affı ancak dünyada iken tevbe ve iman etmektir. Ahırette affı yoktur. Büyük günahların affı Allahın dilemesine bağlıdır. Dilerse affeder. Dilerse küçük günaha karşılık ta azab edebilir. Emin olmamak gerekir. Ancak büyük günahı helal saymak inkar olduğundan küfürdür, affedilmez. “Bana göre bu zamanda böyle olmaz” diyenler dikkat etsin Allahı hükmünü kendine sindiremeyenler acaba kimin kuludurlar.)

والشفاعة ثابتة للرسل والأخيار في حق أهل الكبائر
وأهل الكبائر من المؤمنين لا يخلدون في النار
29- Peygamber ve Salihlerin, büyük günah sahipleri hakkında şefaat etmeleri, hadislerden çok yaygın (meşhur) haberlerle sabittir. (”Şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenler içindir’ buyurmuştur.)

* Mü’minlerden büyük günah işleyenler, tevbe etmeksizin ölselerde cehennemde ebedi kalmazlar. (Günahı kadar yanıp cennete girerler. En fazla yanan müslüman 7 bin sene cehennemde kaldıktan sonra, hayat nehrinde tertemiz edilip cennete girdirilir.)

والإيمان هو التصديق بما جاء به من عند الله تعالى والإقرار به
فأما الأعمال فهي تتزايد في نفسها، والإيمان لا يزيد ولا ينقص
والإيمان والإسلام واحد
30- İman, Allahu Teala tarafından gelen haberleri tasdik ve ikrardır. (İmanın rüknü ikidir. Biri kalbten tasdik, diğeri dil ile bunu söylemektir.) Ameller, imanın nefsinde ziyadelik yapar, iman artmaz eksilmez.(İman edilen şeyler belli miktarda hükümler olduğundan onlara inanan kişi imanı hasıl etmiş olur. Bunda fazlalık veya noksanlık düşünülmez. Yapılan iyi ameller imanın kuvvetini ve nurunu artırır, imanı çoğaltmaz.) İman ile islam birdir. (İmanlı kimseye müslüman dendiği gibi. mü’min de denilir.)

وإذا وجد من العبد التصديق والإقرار صحَّ له أن يقول: أنا مؤمن حقاً
ولا ينبغي أن يقول: أنا مؤمن إن شاء الله
31- Kuldan tasdik ve ikrar bulununca, onun için ‘Ben Hakka müslümanım’ demesi sahihtir.  ‘İnşaallah ben müslümanım’ demesi sahih olmaz .(İmanında şüphesi olmadığını en güzel bir ifade ile beyan etmesi ‘Elhamdülillah ben müslümanım’ demesiyle hasıldır. “Inşaallah müslü-manım’ demekle işi Allaha bırakmakta ihtimal vardır. Ya Allah onun imanını kabul etmezse ne olacak. Bu yüzden İmanda ihtimalli söz kullanılmaz.)

والسعيد قد يشقى، والشقي قد يسعد
والتغيير يكون على السعادة والشقاوة دون الإسعاد والإشقاء
وهما من صفات الله تعالى، ولا تغير على الله تعالى ولا على صفاته
32- Said bazan şaki olur, şaki olan da bazan said olur. Değişiklik, seadet ve şekavet üzerinde olur. said etmek veya şaki yapmakta olmaz. Bu ikisi Allahın sıfatlarındandır. Allahu Teala ve sıfatları üzerine bir değişiklik gelmez. (Kişiyi said (cennetlik) etmek veya şaki (cehennemlik) yapmak Allahın sıfatıyla alakalı bir husustur. Allahın sıfatları ezeli olup onlarda bir değişme söz konusu değildir. Fakat sıfatların alakalandığı hususlarda (kainatta) bir takım değişiklikler olur.)

وفي إرسال الرسل حكمة، وقد أرسل الله رسلاً من البشر إلى البشر
مبشرين ومنذرين ومبينين للناس ما يحتاجون إليه من أمور الدنيا والدين
وأيدهم بالمعجزات الناقضات للعادات
33- Resullerin gönderilmesinde büyük hikmet vardır. Allahu Teala muhakkak insanlar içinden onlara, resul göndermiştir. (Peygamberle de bizim gibi insandır. Melek olsalardı onlara tabi olmak imkansız olurdu.) Onlar müjdeleyici, korkutucudurlar.(Cennetle müjdeler, cehennemle korkuturlar.) İnsanlara dünya ve din işlerinden ihtiyaç duydukları şeyleri beyan ederler. (Peygamber gelmeseydi insanlar dünya ve ahi ret işlerinde karlı ve zararlı olanı kendi akılları ile bilemezlerdi.) Onları, adetleri bozan mucizelerle kuvvetlendirmiştir. (Peygamberliğini isbat etmesi içtn mutlaka bir mucize getirmelidir ki insanlar bundan aciz kalarak onun peygamber olduğunu kabullensin.)

وأول الأنبياء آدم عليه السلام، وآخرهم محمد صلى الله عليه وسلم
وقد روي بيان عدتهم في بعض الأحاديث، والأولى أن لا يقتصر
على عدد في التسمية؛ فقد قال الله تعالى
((منهم من قصصنا عليك ومنهم من لم نقصص عليك))
ولا يؤمن في ذكر العدد أن يدخل فيهم من ليس منهم
أو يخرج منهم من هو فيهم، وكلهم كانوا مخبرين مبلغين
عن الله تعالى، صادقين ناصحين
وأفضل الأنبياء عليهم السلام محمد صلى الله عليه وسلم
34- Peygamberlerin evveli Adem aleyhisselamdır. Sonuncusu. Muhammed (Sallallahu aleyhi ve sellem) dir. Bazı hadislerde sayıları rivayet edilmişlir.(Bir rivayette 124 bin, diğer bir rivayette 224 bin) En doğrusu, zikredilmelerinde bir adet ile smırlandırmamaktır. Muhakkak Allahu teala şöyle buyurdu: “Onlardan sana zikrettiğimiz var, sana zikretmediğimiz de vardır.” Sayılarının zikrinde, onlardan olmayanın onlar arasına girmesinden emin olunmaz. Veya onlardan olanın hariç bırakılmasından da emin olunmaz. (Bir sayı ile sınır getirsek belkî bazılarını dahil ederiz. Veya daha fazla ise bir takımlarını da hariç bırakmış oluruz.) Hepsi. Allah (Celle Celaluh) tarafından haber verici ve tebliğ edicidirler, sadık ve nasihat edicidirler. Peygamberlerin en faziletlisi. Muhammed (Sallallahu aleyhi ve sellem) dir. (O. peygamber iken. Adem aleyhisselam toprak ile su arasında daha yaratılmamıştı.)

والملائكة عباد الله تعالى العاملون بأمره، لا يوصفون بذكورة ولا أنوثة
35- Melekler, Allahu Teala’nın kullarıdır. Onun emri ile işleri yaparlar. (O’na hiç asi olmazlar.) Erkeklik ve dişilikle vasıflanmazlar. (Nurdan yaratılmışlardır. Cinsiyetleri yoktur.)

ولله كتب أنـزلها على أنبيائه، وبيَّن فيها أمره ونهيه ووعده ووعيده
36- Allahu Teala’nın kitapları olup onları peygamberlerine indirmiştir. Emirlerini, yasaklarını, vaadlerini ve tehditlerini, onlarda bildirmiştir. (İyilik edenlere cennet vaadi, kötülük işleyenlere de cehennem tehdidi vardır.4 Büyük kitap. Kur’an, Tevrat, Zebur, İncil, Sahifeler:Adem e 10 – Şit’e 50 – İdris”e 30 -İbrahim’e 10)

والمعراج لرسول الله عليه الصلاة والسلام في اليقظة بشخصه إلى السماء
ثم إلى ما شاء الله تعالى من العلى حقٌ
37- Resulullah  (Sallallahu aleyhi ve sellem) in uyanık halde iken bedeni ile semaya yükseltilmesi, sonra yüce makamlardan Allah’ın dilediği yerlere kadar (yükselmesi) haktır. (Mİ’rac iki kademededir. Kabe’den. Meseid-i Aksa’ya kadar gece yürüyüşüne İsra denir. Bu ayetle sabit olup inkar eden kafir olur. İkinci merhalesi: Mescidi Aksa dan göklere doğru bedeni ile yükselmesidir. Bu meşhur hadislerle sabit olduğundan inkarı bid’attır.)

وكرامات الأولياء حق، فتظهر الكرامة على طريق نقض العادة للولي
من قطع المسافة البعيدة في المدة القليلة، وظهور الطعام والشراب
واللباس عند الحاجة، والمشي على الماء وفي الهواء
وكلام الجماد العجماء واندفاع المتوجه من البلاء
وكفاية المهم من الأعداء، وغير ذلك من الأشياء
ويكون ذلك معجزة للرسول الذي ظهرت هذه الكرامة لواحد من أمته
لأنه يظهر بها أنه ولي، ولن يكون ولياً إلا وأن يكون محقاً في ديانته
وديانته الإقرار برسالة رسوله
38- Velilerin kerameti haktır. Keramet, adeti yaran bir şekil üzere veliden ortaya çıkar. Uzak mesafeyi kısa zamanda aşmak, yemek, içecek ve elbisenin ihtiyaç anında ortaya gelmesi, su üstünde yürümek, havada uçmak, cansız şeylerin ve hayvanların konuşması ve diğer şeyler gibi.

Ümmetinden biri olan velinin elinde ortaya çıkan bu keramet, peygamberi için mucize olur. (Velinin kerameti. Peygamberinin mucizesinden ona gelen bereketler iledir.) Bununla veli olduğu belli olur. Veli olması ancak dîninde hak üzere olması iledir. Dininde hak üzere olması, peygamberinin risaletini kabul etmesi iledir. (Bu kerametin kendinden olduğunu iddia etse veli olamaz.)

وأفضل البشر بعد نبينا أبو بكر الصديق، ثم عمر الفاروق
ثم عثمان ذي النورين، ثم علي المرتضى، وخلافتهم على هذا الترتيب
والخلافة ثلاثون سنة ثم بعدها ملك وأمارة
39- Peygamberimizden sonra insanların en faziletlisi. Ebu Bekir’dir. (Radıyellahu anhu) Sonra Ömer, sonra Osman Zinnureyn, sonra Aliyyül Murteza (Radıyellahu anhum) dır. Halifelikleri, aynı şekilde bu sıralama üzere sabittir. Hilafet, otuz senedir, sonra emirlik ve sultanlık gelir. (Dört halife sırasıyla halife olmuşlardır. Onlardan sonra halifelik, emirlik ve saltanat halinde devam etmiştir. Adaletle hükmedenler hayırla yad edilmiş, zulmedenlerin ıslahına çalışılmıştır.)

والمسلمون لا بد لهم من إمام، يقوم بتنفيذ أحكامهم
وإقامة حدودهم، وسد ثغورهم، وتجهيز جيوشهم
وأخذ صدقاتهم، وقهر المتغلبة والمتلصص
ة وقطاع الطريق، وإقامة الجمع والأعياد
وقطع المنازعات الواقعة بين العباد
وقبول الشهادات القائمة على الحقوق
وتزويج الصغار والصغائر الذين لا أولياء لهم، وقسمة الغنائم
40- Müslümanlar için. hükümlerini geçerli etmek, cezaları geçerli yapmak, surları sağlamlaştırmak, askerleri teciz etmek, zekatları almak için baş kaldıranları, hırsızları, yol kesenleri kahretmek için, Cuma ve Bayramları ikame etmek için, kullar arasında vakı’ olan davaları halletmek için, haklar üzere getirilen şahitlikleri kabul için, velisi olmayan küçük erkek ve kız çocuklarını evlendirmek için, ganimetleri taksim etmek ve diğer hususları halletmek için, elbette bir imam lazımdır. (Halifenin vazifeleri ana hatlarıyla sayılmış oldu. Burdan İslam devletinin hem dünya ve hemde ahıret işlerini yürütmekle vazifeli olduğu anlaşılmaktadır.)

ثم ينبغي أن يكون الإمام ظاهراً، لا مختفياً ولا منتظراً، ويكون من قريش
ولا يجوز من غيرهم، ولا يختص ببني هاشم
41- Bu imamın, açıkta bulunması gerekir, gizlenmiş, beklenilen olması doğru değildir. (Şiilerin dediği gibi ‘Mağaraya saklanmış ve gelmesi beklenen Muhammed mehdi’den başkası olamaz” görüşü yanlıştır. Vaktin en uygun olanı seçilir.) İmam Kureyş’ten olur. Başkalarından olması caiz değildir. Beni Haşim ve Hazreti Ali’nin evlatlarına tahsis edilmez. (Hak halifenin Kureyşten olması gerekir. Eğer böylesi yok ise- kuvveti ile islamı tatbik edecek birinin getirilmesi gerekir. Sadece Hazreti Ali’nin soyuna ait değildir.)

ولا يشترط أن يكون معصوماً، ولا أن يكون أفضل أهل زمانه
ويشترط أن يكون من أهل الولاية المطلقة الكاملة
سائساً قادراً على تنفيذ الأحكام وحفظ حدود دار الإسلام
وإنصاف المظلوم من الظالم ولا ينعزل الإمام بالفسق والجور
42- İmamda masum olma şartı aranmaz. (Masum olan sadece peygamberlerdir.) Zamanındaki halkın en faziletli olması şart değildir. Mutlak kamil velayet ehlinden olması şarttır. (Yani Müslüman, akıllı, baliğ, hür olmalı.)

* Siyaset ehli, hükümleri geçerli yapmaya kadir, İslam yurdunun sınırlarını korumaya ve zalimden mazluma insaf etmeye kadir olmalı. (Asıl özelliği idare sanatını iyi bilmeli- ıslah ve fesat yollarını kavramalıdır. Hükümleri geçerli yapması için kuvvet sahibi olmalıdır.)

* İmam. fasık olmak ve zulmetmekle görevden indirilmez. (İmam günah ve zulüm işlemekle görevden alınmaz, belki dinden dönerse ona artık itaat edilmez.)

وتجوز الصلاة خلف كل بر وفاجر، ويصلى على كل بر وفاجر
43- Her bir iyi ve günahkar kişinin peşinde namaz kılınır. (İmamların amelinin bozukluğu onlara uymamayı gerektirmez, belki îtikadları ehli sünnetten hariç kalırsa o zaman onların peşinde namaz olmaz)

* Her bir iyi ve günahkar kişinin üzerine cenaze namazı kılınır.

(Ölen kişinin günahları araştırılmaz. hakkında namaz kılan olduğuna şahitlik ediliyorsa müslüman olduğunu kabul ederek cenaze namazını kılarız.)

ويكف عن ذكر الصحابة إلا بخير
ونشهد للعشر المبشرة الذين بشرهم النبي عليه الصلاة والسلام
44- Ashabın zikrinde ancak hayrı söyleriz. (Onlar arasındaki olaylarda hüküm vermek bizim işimiz değildir. Hepsini iyilikle yâd ederiz.)

* Peygamberimizin (Sallallahu aleyhi ve sellem) cennetle müjdelediği on kişinin cennetlik olduğuna biz de şahitlik ederiz. (Bunlar: Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Talha. Zübeyir, Sad ibni Ebi Vakkas, Sad ibni Zeyd, Ubeyde ibni Cerrah, Abdurrahman ibni Avf. (Allah hepsinden razı olsun)

ونرى المسح على الخفين في السفر والحضر، ولا نحرم نبيذ التمر
45- Seferde ve ikamet halinde mestler üzerine mesh etmeyi caiz görürüz. (Bu konu şiiler tarafından çıplak deri üzerine mesh edildiği ve mesh giyinmek inkar edildiği için akaid kitaplarına alınarak ehli sünnetin alameti olduğu bildirilmiştir.) * Hurma şırasını haram saymayız. (Keskinleşip sarhoş edici olmadıkça içilir. Üzüm suyu da şıra halinde iken içilir. Fakat keskinleşip şaraba dönüşünce haram olur.)

ولا يبلغ الولي درجة الأنبياء، ولا يصل العبد إلى حيث يسقط عنه الأمر والنهي
46- Hiçbir veli asla Peygamber derecesine ulaşamaz. (Peygamberlik sadece Allah vergisidir. artık sona ermiştir.) Kul, kendisinden emir ve yasakların düştüğü bir dereceye ulaşmaz.

(Ölünceye kadar ibadetleri yapmakla ve yasaklardan sakınmakla sorumludur. Peygamberler bile son nefese kadar kulluğa devam etmiştir.)

والنصوص على ظواهرها، فالعدول عنها إلى معانٍ يدعيها أهل الباطن إلحاد
47- Kitap ve sünnetten olan naslar zahiri manalarına hamledilirler. Bunlardan dönüp, ehli batının iddia ettiği manalara gitmek küfür ile dinden çıkmaktır. (Batıniler derki ayetlerin batini manaları vardırki onları ancak hususi kişiler bilir.Bunların gayesi islamı iptal etmek. Kur’anı yanlış tefsir etmektir. Allah dostlarının ifade ettiği bazı ince izahlar, onların safı olan maneviyatlarının parıltılarıdır, onlar zahir tefsir manasına muhalif bir şey söylemezler.)

وردُّ النصوص كفر، واستحلال المعصية كفر
والاستهانة بها كفر، والاستهزاء على الشريعة كفر
واليأس من الله تعالى كفر، والأمن من الله تعالى كفر
48- Nasları reddetmek küfürdür. (Kat’i hükümleri kabullenmemek küfürdür.)

Günahı helal görmek küfürdür. Onları hafife almak küfürdür. Şeriat ile alay etmek küfürdür. (Günahı helal görmek, hükmü değiştirmektir. Hafife almak. Allahı tanımamaktır.)

Allah’tan ümit kesmek küftlrdür. Allah’ın azabından emin olmak küfürdür. (Allanın rahmetini umarız, azabından korkarız.)

وتصديق الكاهن بما يخبره عن الغيب كفر
والمعدوم ليس بشيء
49- Gaibten verdiği haberde kahini tasdik etmek küfürdür.(Gaybı ancak Allah bilir. Cinler, melekler ve peygamberlerde bilemez, ancak Allah birisine bildirirse o bilir.)

* Madum şey değildir. (Mevcut olmayana ma’dum denir. Yok olduğu için ona şey demeyiz, çünkü üzerine her hangi bir hüküm gelmemektedir.)

وفي دعاء الأحياء للأموات وتصدقهم عنهم نفع لهم
والله تعالى يجيب الدعوات ويقضي الحاجات
50- Dirilerin, ölüler için olan duasında ve onlar için verdiği sadakalar da. ölüler için menfaat vardır. (Ölünün amel defteri üç halde kapanmaz. Yaptığı bir mescid, medrese, köprü, çeşme gibi akar. Yazdığı bir ilim kitabı. Yetiştirdiği hayırlı evlat. Bunlardan gelen sevaplar ölüye fayda verir. Ölüler için Yasin ve diğer surelerin okunması da onlara fayda verir.Yapılan iyiliğin sevabının anne ve babanın ruhuna ve bir alime ikram edilmesi de caizdir.)

* Allahu Teala dualar kabul eder ve ihtiyaçları verir. (Herkesin ihtiyacını ancak Allah temin edebilir, dua yalnız O’na yapılır.)

وما أخبر به النبي عليه الصلاة والسلام من أشراط الساعة
من خروج الدجال ودابة الأرض ويأجوج ومأجوج
ونـزول عيسى عليه السلام من المساء
وطلوع الشمس من مغربها فهو حق
51- Peygamber Aleyhisselam’ın haber verdiği kıyamet alametlerinden Deccalın çıkması. Dabbetül arz”ın çıkması. Ye’cüc ve Me’cüc’ün çıkması. İsa (Aleyhisselam) in gökten inmesi, güneşin battığı yerden doğması haktır. (Bu alametler hadisi şeriflerde on tane sayılmıştır. Ayrıca üç tane de yer batması zikredilmiştir.)

والمجتهد قد يخطئ ويصيب
52- Müctehid bazen hata eder, bazan isabet eder. (Müçtehid. Kur’an ve hadisi şeriflerden hüküm çıkarma kabiliyyeti olan derin alimlerdir. Bunlar bütün ilmi gayretlerini kullanarak beyan ettikleri hükümlerde isabet ettikleri gibi yanılmaları da mümkündür. İsabet edene iki veya on mükafat, yanılana bir mükafat vardır.)

ورسل البشر أفضل من رسل الملائكة
ورسل الملائكة أفضل من عامة البشر
وعامة البشر أفضل من عامة الملائكة
53- Beşerin peygamberleri, meleklerin peygamberlerinden üstündür. Meleklerin peygamberleri, beşerin avamından üstündür. Beşerin umumu, umum meleklerden efdaldir. (Peygamberler en faziletlilerdir. Onların da en faziletlisi Mııhammed aleyhisselamdır. Peygamberlerden sonra dön büyük melek faziletlidir. Sonra Allah dostları, sonra melekler, sonra umum müslümanlar gelir.)

تمت العقائد النسفية
والحمد لله رب العالمي

[/size][/b]

10
قال العلامة حجة الإسلام أبو جعفر الوراق الطحاوي بمصر رحمه الله
1- Bütün hamdler alemlerin rabbi olan Allah içindir. Ziyade alim huccet’ul islam Ebu Caferinil Verrakut Tahavi El Mısrî (Rahmetullahi aleyhi) der ki:

هذا ذكر بيان عقيدة أهل السنة والجماعة  على مذهب فقهاء الملة
أبي حنيفة النعمان بن ثابت الكوفي ، وأبي يوسف يعقوب بن إبراهيم الأنصاري
وأبي عبد الله محمد بن الحسن الشيباني رضوان الله عليهم أجمعين
وما يعتقدون من أصول الدين ، ويدينون به رب العالمين
2- Şu (kitap) islam milletinin fıkıhcıları olan Ebu Hanife Numan ibni Sabit El Kufi, Ebu Yusuf Yakub ibni İbrahim El Ensari ve Ebu Abdullah Muhammed ibni El Hasen eş Şeybani Hazretlerinin mezhebi üzere, Ehli sünnet vel cemaat akaidinin zikrini beyan eden ve dinin asıllarından inanılması lazım olan ve onunla alemlerin rabbisine kulluk yapılan şeyin açıklaması hakkındadır.

نقول في توحيد الله معتقدين بتوفيق الله  إن الله واحد لا شريك له
ولا شيء مثله ولا شيء يعجزه  ولا إله غيره قديم بلا ابتداء
دائم بلا انتهاء لا يفنى ولا يبيد ولا يكون إلا ما يريد
لا تبلغه الأوهام ولا تدركه الأفهام ولا يشبه الأنام
 
حي لا يموت قيوم لا ينام خالق بلا حاجة رازق بلا مؤنة
مميت بلا مخافة باعث بلا مشقة ما زال بصفاته قديما قبل خلقه

 

3- Allahın başarıya ulaştırmasını itikad ettiğimiz halde Allanın bir olması hususunda deriz ki: Allah ortağı olmayan tektir. Onun misli hiç bir şey yoktur. Onu aciz bırakacak hiçbir şey yoktur. Ondan başka ilah yoktur. Evveli olmayan kadîmdir. Sonu olmayan daimdir. Fani ve yok olmaz. Ancak onun dilediği olur. Vehimler ona ulaşamaz. Anlayışlar onu idrak edemez. O mahlukata benzemez. Ölmeyen diridir. Uyumayan kayyumdur.(Her şeyi ayakta tutar) Muhtaç olmayan yaratıcıdır. (Mahlukatını yaratmada bir şeye muhtaç olmadı. Onları yaratmaya da muhtaç değildir.) Sıkıntı çekmeden rızık vericidir. Korkusuzca Öldürür. Meşakkatsiz yeniden diriltir. Mahlukatı yaratmadan evvel kadîm olduğu halde sıfatları ile daimdir.

لم يزدد بكونهم شيئا لم يكن قبلهم من صفاته وكما كان بصفاته أزليا
كذلك لا يزال عليها أبديا ليس بعد خلق الخلق استفاد اسم الخالق
ولا بإحداث البرية استفاد اسم الباري له معنى الربوبية ولا مربوب
ومعنى الخالقية ولا مخلوق وكما أنه محيي الموتى بعدما أحيا استحق
هذا الاسم قبل إحيائهم كذلك استحق اسم الخالق قبل إنشائهم ذلك بأنه
على كل شيء قدير وكل شيء إليه فقير وكل أمر عليه يسير
 
لا يحتاج إلى شيء ليس كمثله شيء وهو السميع البصير

 
4- Mahlukatın olmasıyla, daha evvel olmayan bir sıfatla sıfatlanarak ziyadeleşmedi. Nasıl ki sıfatlarıyla ezeli idi, aynı şekilde o sıfatlarla ebediyyen zail olmaz. Mahlukatı yaratmasından beri (sonra) “Halık” ismini almış değildir. Ezelden beri halıktır. Mahlukatı ihdas etmesiyle “Bari” ismini almış değildir.(Ezelden beri bu vasıfları mevcuttur.) Onda rablik vasfı vardır. Merbub vasfı yoktur. (Terbiye edendir, başkasının terbiyesi altında olan değildir) Halık vasfı vardır, mahluk vasfı yoktur. (Yaratıcıdır, yaratılmış değildir) Bütün mahlukatı yarattıktan sonra ölüleri dirilttiği gibi “Muhyi” ismini, onları daha diriltmeden evvel hak etti. Şöyle ki Allah, herşeye gücü yeter. Herşey ona muhtaçtır. Her iş onun üzerine çok kolaydır. Hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. “Onun misli gibi bir şey yoktur, o işitendir görendir.” (Şura Suresi Ayet 11)

خلق الخلق بعلمه وقدر لهم أقدارا وضرب لهم آجالا لم يخفَ عليه شيء
قبل أن يخلقهم وعلم ما هم عاملون قبل أن يخلقهم وأمرهم بطاعته
 
ونهاهم عن معصيته وكل شيء يجري بتقديره ومشيئته ومشيئته تنفذ
لا مشيئَةَ لِلْعِبَادِ إلا ما شاء لهم فما شاء لهم كان وما لم يشأ لم يكن
 
5- Mahlukalı ilmi ile yarattı, onlara kaderler takdir etti. onlara eceller tayin etti, onları yaratmadan evvel ona hiç bîr şey gizli değildi, onları yaratmadan ne yapacaklarını bildi, kendisine itaatla emretti, kendisine isyandan nehyetti. Herşey onun takdiri ve dilemesiyle deveran eder. Onun dilemesi geçerlidir. Kullar için ancak onun dilediğini dilemek vardır. Kullar için neyi dilerse o olur, dilemediği olmaz. (Kul islediği seyin meydana gelmesine kadir değildir, ancak Allah, o şeyi dilerse meydana gelir. Kulun isteği Allahın rızasına uygun ise o şeyden sevap kazanır. Eğer Allahın rızasına uygun değilse kul sorumlu olur.)

يهدي من يشاء ويعصم ويعافي فضلا ويضل من يشاء
 
ويخذل ويبتلي عدلا وكلهم يتقلبون في مشيئته بين فضله وعدله
6- Dilediğini hidayete ulaştırır, fazlu keremiyle korur ve afiyet verir, dilediğini saptırır. Adaletiyle hızlanda (yardımsız) bırakır ve imtihan eder. Herkes. Allahın fazlu keremi ile adaleti arasında Allahın dilemesinde gidip gelir. (Onun dilemesiyle birinden, diğerine intikal edebilir.

وهو متعال عن الأضداد والأنداد لا رادَّ لقضائه ولا معقب لحكمه
 
ولا غالب لأمره آمنا بذلك كله وأيقنا أن كلا من عنده
 

 

7- Zıddı olmaktan ve dengi olmaktan yücedir. Hükmünü geri çevirecek yoktur. Hükmünü takib edip (arkaya bırakacak) kimse yoktur. Emrine üstün gelecek yoktur, bunların tamamına iman ettik, ve hepsinin Allahın tarafından olduğunu kesinen kabullendik.

وأن محمدا عبده المصطفى ونبيه المجتبى ورسوله المرتضى
وأنه خاتم الأنبياء وإمام الأتقياء وسيد المرسلين وحبيب رب العالمين
وكل دعوى النبوة بعده فغَيٌّ وهوى وهو المبعوث إلى عامة الجن
 
وكافة الورى بالحق والهدى وبالنور والضياء
8- Muhammed (Sallallahu aleyhi ve sellem), onun seçilmiş kulu, peygamberi ve razı olunmuş resulüdür. Ve Muhammed (Sallallahu aleyhi ve sellem) peygamberlerin sonuncusudur, takva sahiplerinin imamıdır, gönderilen resullerin efendisidir. Alemlerin rabbisinin sevgilisidir. Ondan sonra yapılacak her nübüvvet iddiası batıl ve nefsanidir. O hak ve hidayetle, nur ve aydınlıkla bütün cinlere ve mahlukatın tamamına gönderilmiştir.

وإن القرآن كلام الله منه بَدَا بلا كيفية قولا وأنزله على رسوله وَحْياً
وصدقه المؤمنون على ذلك حقا وأيقنوا أنه كلام الله تعالى بالحقيقة
ليس بمخلوق ككلام البرية فمن سمعه فزعم أنه كلام البشر فقد كفر
 
وقد ذمه الله وعابه و أوعده بسقر حيث قال تعالى سأصليه سقر
فلما أوعد الله بسقر لمن قال إن هذا إلا قول البشر علمنا وأيْقَنَّا
أنه قول خالق البشر ولا يشبه قول البشر  كفر من قال بالتشبيه

 

9- Muhakkak Kuran, Allahı kelamıdır. Söz olarak keyfiyeti bilinmez bir şekilde ortaya çıktı, onu Resulüne (aleyhissellama) vahy olarak indirdi, müminler bu şekilde hak olarak onu tasdik ettiler. Yakinen inandılar ki Kur’an hakikatten Allahın kelamıdır. Mahlukatın kelamı gibi mahluk değildir. Kim Kur’anı işitir de “O insan kelamıdır” derse, muhakkak kafir olur.


 

Muhakkak Allahu teala o kişiyi zemmetti, ayıpladı ve onu sekar isimli ateşe atmayı vaad etti. “Onu yakında Sekar’a girdireceğim” (Müddessir 26)


 

Ne zamanki “O Kuran ancak beşer sözüdür” (Müddesir 25) diyeni. Allahu Teala Sekar’la tehdit edince, bildik ve kesin anladık ki o Kuran, beşeri yaratanın sözüdür, beşer sözüne benzemez.

ومن وصف الله بمعنى من معاني البشر فقد كفر فمن أبصر هذا اعتبر
 
وعن مثل قول الكفار انزجر  وعلم أنه بصفاته ليس كالبشر
 

 

10- Kim Allahı, beşer sıfatlarından bir sıfatla vasıflandırırsa. muhakkak kafir olur. Her kim buna bakar da ibret alırsa, böyle kafirce sözünden geri durur ve bilir ki Allah, sıfatıyla beşer gibi değildir.

والرؤية حق لأهل الجنة بغير إحاطة ولا كيفية كما نطق به كتاب ربنا
وجوه يومئذ ناضرة إلى ربها ناظرة  وتفسيره على ما أراده الله تعالى
وعَلِمَه وكل ما جاء في ذلك من الحديث الصحيح عن الرسول صلى الله عليه وسلم
فهو كما قال ومعناه على ما أراد لا ندخل في ذلك متأولين بآرائنا
 
ولا متوهمين بأهوائنا فإنه ما سلم في دينه إلا من سلَّم لله عز وجل
ولرسوله صلى الله عليه وسلم  ورَدَّ عِلْم ما اشتبه عليه إلى عالمه
11- Keyfiyeti bilinmeksizin, kuşatma olmaksızın, cennet ehli için Allahı görmek haktır. Rabbimizin kitabı bunu beyan ettiği gibi “O gün bir takım yüzler parıldar, rablerine doğru bakıcıdırlar” (Kıyamet suresi. 22-23.)


 

Bu ayetin tefsiri Allahın irade ettiği ve ilmi üzeredir. Bu hususta Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) den gelen sahih hadislerin tamamı, Efendimizin buyurduğu (Kasd ettiği) gibidir. Manası, irade ettiği gibidir. Bu hususta kendi görüşümüzle yorum yapıcı olarak meseleye dahil olmayız ve kendi nefsimizle kuruntulanmayız. Çünkü kişi dininde ancak, aziz ve celil olan Allaha ve Resulüne işi havale ederse ve kendisine karışık gelen işi bilenine havale ederse emin olur. (Manasını bilemediği ayet ve hadislerde, Allah ve Resulünün indinde nasıl ise öyle inandım demelidir.)

ولا يثبت قدم الإسلام إلا على ظهر التسليم والاستسلام
 
فمن رام عِلْمَ ما حُظِر عنه علمه ولم يقنع بالتسليم فهمه
 
حجبه مرامُهُ عن خالص التوحيد وصافي المعرفة وصحيح الإيمان
فيتذبذب بين الكفر والإيمان والتصديق والتكذيب والإقرار والإنكار
 
موسوسا تائها  زائغا شاكا  لا مؤمنا مصدقا ولا جاحدا مكذبا
 
12- İslam adımı (ayakları) ancak teslim ve kabullenmek sırtına basmakla sabit olur. (tam teslim olmakla) Kim ki bilinmesi kendisinden men olunan (müteşabihatı) bilmeyi taleb ederse, teslimiyetle anlayışı kani olmasa, bu gayesi onu halis tevhidden. sırf marifetullahtan ve sahih imandan engeller (ona mani olur), küfür ile iman arasında, tasdik ve yalanlamak arasında, ikrar ve inkar arasında vesveselenmiş, şaşkın, haktan kaydığı halde ne iman edici ve ne tasdik edici, ne de inkarcı ve yalanlayıcı olmadığı halde bocalar, gidip gelir.

ولا يصح الإيمان بالرؤية لأهل دار السلام لمن اعتبرها منهم بوهم
 
أو تأولها بفهم  إذا كان تأويل الرؤية وتأويل  كل معنى يضاف
إلى الربوبية بترك التأويل ولزوم التسليم وعليه دين المسلمين
 
ومن لم يتوَقَّ النفي والتشبيه  زل ولم يصب التنزيه
 
فإن ربنا جل وعلا موصوف بصفات الوحدانية
 
منعوت بنعوت الفردانية  ليس في معناه أحد من البرية

 

13- Ehli islamın cennette Allahı görmeleri meselesine iman: vehmi ile meseleyi bakıp, kendi anlayışı ile yorumlayan kişi için sahih olmaz. Çünkü Alahı görmeyi ve Rabbul alemine nîsbet edilen herbir manayı te’vil etmek, te’vili terk etmektir (tevil yapılmamalıdır), meseleyi (olduğu gibi) kabullenmektir. Mü’minlerin dini. bunun üzerine sabittir. Nefy etmekten (Bu vasfı yok saymak) ve teşbih etmekten (bir şeye benzetmekten) sakınmayan kayar, tenzih hususunda (Allahu Teala’yı noksan sıfatlardan pak etmekte) isabet edemez. Çünkü aziz ve yüce olan rabbimiz vahdaniyet sıfatlarıyla ve teklik sıfatlarıyla vasıflanmıştır. Bu manada olan mahlukattan hiç bir şey yoktur.

وتعالى عن الحدود والغايات  والأركان والأعضاء والأدوات
 
لا تحويه الجهات الست كسائر المبتدعات
14- Allah, sınır, son, azalar, ve alet ve edevattan yücedir, münezzehtir. (Hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.) Diğer yaratılan her şeyi kuşattığı gibi altı yön (ön-arka-alt-üst-sağ-sol), Allahı kuşatamaz.

والمعراج حق وقد أُسْرِيَ بالنبي صلى الله عليه وسلم
 
وعرج بشخصه في اليقظة إلى السماء ثم إلى حيث شاء الله من العلا
 
وأكرمه الله بما شاء  وأوحى إليه ما أوحى  ما كذب الفؤاد ما رأى
 
فصلى الله عليه وسلم في الآخرة والأولى
15- Miraç haktır. Muhakkak Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz gece yürütüldü. (Gece Mekke’den Kudüs’e kadar burak ile götürüldü) Uyanık iken şahsı ile göklere yükseltildi. Allah dilediği şeyleri ona ikram etti, ve ona dilediğini vahy etti. ‘Kalb, gördüğü şeyleri yalanlamadı.’ (Necm Suresi 11. Ayet)


 

Dünya ve ahırette Allahın rahmeti ve selamı onun üzerine olsun.

والحوض الذي أكرمه الله تعالى به غياثا لأمته حق
 
16- Allahu Tealanın Peygamberimizin ümmetine rahmet olarak ikram ettiği havzu kevser haktır.

والشفاعة التي ادخرها لهم حق  كما روي في الأخبار
17- Hadisi şeriflerde rivayet edildiği gibi peygamberimizin ümmeti için sakladığı şefaat haktır.

والميثاق الذي أخذه الله تعالى من آدم وذريته حق
 

 

18- Adem (Aleyhisselam) ve zürriyyetinden, Allahın aldığı sağlam söz haktır.

وقد علم الله تعالى فيما لم يزل عدد من يدخل الجنة
 
وعدد من يدخل النار جملة واحدة فلا يزاد في ذلك العدد ولا ينقص منه
وكذلك أفعالهم فيما علم منهم أن يفعلوه وكلٌّ ميسر لما خلق له
19- Muhakkak Allahu Teala ezelde, cennette gireceklerin ve cehenneme gireceklerin adedini bir anda, toptan (Hepsini) bildi. Sonradan bu sayıda, artma ve eksilme olmaz. Kulların yapacağı işlerde de durum böyle dir. (Ezelde o fiillerin hepsini bildi) herkes kendisi için yaratılana imkan bulur.(Ancak onu yapabilir)

والأعمال بالخواتيم  والسعيد من سعد بقضاء الله والشقي من شقي بقضاء الله
 
20- Amellerde itibar  neticelerinedir.(Son nefesi iman ile tamamlarsa, iyiliklerinin sevabına kavuşur)Cennetlik olan, Allahın hükmü ile cennetliktir. Cehennemlik olan da Allahın hükmü iledir.

وأصل القدر سر الله تعالى في خلقه لم يطلع على ذلك ملك مقرب
ولا نبي مرسل والتعمق والنظر في ذلك ذريعة الخذلان وسلم الحرمان
 
ودرجة الطغيان ، فالحذر كل الحذر من ذلك نظرا وفكرا ووسوسة
 
فإن الله تعالى طوى علم القدر عن أنامه ونهاهم عن مرامه
كما قال الله تعالى في كتابه  لا يسأل عما يفعل وهم يسألون
22- Kaderin aslı Allahın mahlukatında gizlediği sırrıdır. Bu sırra ne en yakın bir melek, ne de gönderilen bir peygamber haberdar olamaz. Bu meselede derine daldırmak, akıl ve fikir yürütmek, mahrumiyyete vesiledir, mahrumiyet merdivenidir, azgınlık derecesidir. Bu kader meselesinden, akıl ve fikir yürütmek, vesveseye düşmek bakımından şiddetle sakın. Çünkü Allahu Teala, mahlukatından kaderi bilmeyi gizledi ve kullarını, kendi maksadını anlamaktan nehyetti. (Tasdik etmemizi istedi) K. Kerimde Enbiya Suresinde 21. ayette buyurduğu gibi “Allah, yaptıklarından sorulmaz Halbuki kullar mes’uldurlar.”

فمن سأل لِمَ فعل فقد رد حكم الكتاب ومن رد حكم الكتاب كان من الكافرين
 
23- Kim “niçin böyle yaptı” diye sorarsa, muhakkak o kitabın hükmünü reddetmiştir. Kim kitabın hükmünü reddederse, kafirlerden olur.

فهذا جملة ما يحتاج إليه من هو منور قلبه من أولياء الله تعالى
 
وهي درجة الراسخين في العلم لأن العلم علمان علم في الخلق موجود
 
وعلم في الخلق مفقود فإنكار العلم الموجود كفر وادعاء العلم المفقود كفر
 
ولا يثبت الإيمان إلا بقبول العلم الموجود وترك طلب العلم المفقود
24- Şu açıklamalar, Allah dostlarından kalbi nurlu olan kişinin ihtiyaç duyduğu şeyin özüdür. Bu, ilimde derinleşmiş alimlerin derecesidir. Çünkü ilim ikidir. Mahlukatta bulunan ilim, mahlukatta bulunmayan ilim (kaderle alakalı ilim) Mahlukatta bulunan ilmi inkar küfürdür. Mahlukatta bulunmayan ilmi , bildiğini iddia etmek te küfürdür. İman ancak, mevcud (din) ilmi kabul; mahlukatta olmayan (kader) ilmi, talep etmeyi terk ile sabit olur. (Kader konusunu fazla kurcalamak doğru değildir.)

ونؤمن باللوح والقلم وبجميع ما فيه قَدْ رُقِم
 
فلو اجتمع الخلق كلهم على شيء كتبه الله تعالى فيه أنه كائن ليجعلوه غير كائن لم يقدروا عليه
ولو اجتمعوا كلهم على شيء لم يكتبه الله تعالى فيه ليجعلوه كائنا لم يقدروا عليه
25- Levhi mahfuz’a, kalem’e ve levhi mahfuz’da yazılanların tamamına iman ederiz. Bütün mahlukat, Allahın levhi mahfuzda olacağını yazdığı şeyi değiştirmek için, olmaması için toplaşsalar, buna güç yetiremezler; şayet Allanın levha olmayacaktır dîye yazdığı şeyi yapmak için bütün mahlukat toplaşsa, buna da kadir olamazlar.

جف القلم بما هو كائن إلى يوم القيامة
 
وما أخطأ العبد لم يكن ليصيبه
 
وما أصابه لم يكن ليخطئه
26- Kalem kıyamete kadar olacakları yazdı. Kuldan sapan (Ona değmeyen) şey kula isabet etmez, kula isabet eden şey kuldan sapmaz (ona mutlaka dokunur.)

وعلى العبد أن يعلم أن الله قد سبق علمه في كل كائن من خلقه
 
فقدر ذلك تقديرا محكما مبرما ليس فيه ناقض ولا معقب
 
ولا مزيل ولا مغير ولا ناقص ولا زائد من خلقه في سماواته وأرضه
27- Kul üzerine; Allahın ilminin, mahlukundan her olacak şeyleri bilmekle ezelde geçtiği (sabit olduğunu) bilmesi vacibtir ve her şeyi sağlam, muhkem bir ölçü ile taktir ettiğini (bilmek te vacibtir) Bu hususta mahlukatmdan hiçbir bozup atan, geri bırakan, yok eden, değiştirici, tahvil eden, noksanlaştıran ve ziyadeleştiren, yerlerde ve göklerde (hiç kimse) yoktur.


 
وذلك من عقد الإيمان وأصول المعرفة والاعتراف بتوحيد الله تعالى وربوبيته
كما قال تعالى في كتابه  وخلق  كل  شيء  فقدره   تقديرا
وقال تعالىوكان أمر الله قدرا مقدورا  فويل لمن صار لله تعالى في القَدَرِ خصيما
 
وأحضر للنظر فيه قلبا سقيما لقد التمس بوهمه في محض الغيب سرا كتيما
 
وعاد بما قال فيه أفاكا أثيما
28- İşte bu durum, iman bağında, marifet asıllarında, Allahın vahdaniyyetini ve rububiyyetini İtiraftan (kabullenmekten) dolayıdır. Allahın şu ayetinde olduğu gibi “Allah herseyi yarattı ve bir ölçü üzere onu takdir etti” (Furkan Suresi Ayet 2) “Allahın emri, takdir edilmiş bir kaderdir” (Azhab suresi ayet 38)


 

* Yazıklar olsun o kimseye ki, kader meselesinde Allaha düşman oldu, görüşünü hazır ederek kader meselesinde hasta bir kalp hazırladı. Muhakkak gaybı araştırmada vehmiyle çok gizli, tamamen örtülü sırları araştırmaya girişti ve bu hususta iftiracı günahkara döndü.

والعرش والكرسي حق وهو مستغن عن العرش وما دونه
 
محيط بكل شيء وفوقه  وقد أعجز عن الإحاطة خلقه
 
29- Arş ve kürsi haktır. Allah Arştan ve daha düşüklerinden ihtiyaçsızdır. Her şeyi ve Arşın üstünü de kuşatıcıdır. İhatadan, halkını aciz bıraktı, (mahlukat bunları ihata edemez, anlayamaz)

ونقول إن الله اتخذ إبراهيم خليلا وكلم الله موسى تكليما
 
إيمانا وتصديقا وتسليما
 

 

30- İman edici, tasdik edici ve kabullenici olduğumuz halde biz deriz ki  “Allahu Teala İbrahim (Aleyhisselam) ı halil edindi, Musa (Aleyhisselam) ile bir çeşit konuşmakla konuştu.

ونؤمن بالملائكة والنبيين والكتب المنزلة على المرسلين
ونشهد أنهم كانوا على الحق المبين
 

 

31- Melekler (in varlığına), peygamberlere ve peygamberlere indirilen kitaplara iman ederiz. Şahidlik ederiz ki o peygamberler aşikare hak üzeredirler.

ونسمي أهل قبلتنا مسلمين مؤمنين
 
ما داموا بما جاء به النبي صلى الله عليه وسلم معترفين
 
وله بكل ما قاله وأخبر مصدقين
 

 

32- Kıble ehlini, peygamberimizin (Sallallahu aleyhi ve sellem) getirdiği hükümleri itiraf ettiği müddetçe, söylediklerini, haber verdiklerini tasdik ettikleri müddetçe (kıble ehlini) müslüman. mümin diye isimlendiririz.

ولا نخوض في الله ولا نماري في دين الله ولا نجادل في القرآن
ونشهد أنه كلام رب العالمين نزل به الروح الأمين
 
فعلمه سيد المرسلين محمدا صلى الله عليه وسلم

 

33- Allanın zatı hakkında derine dalıp konuşmayız. Allahın dininde çekişme yapmayız. Kuran hakkında birbirimizle mücadele etmeyiz. Şahidlik ederiz ki Kur’an, alemlerin sahibi olan Allahın kelamıdır. Onu, Cebrail vasıtasıyla indirdi. Onu peygamberlerin Efendisine (Muhammed aleyhisselama) öğretti. Allahın rahmeti onun ve ehlinin tamamının üzerine olsun.

وهو كلام الله تعالى لا يساويه شيء من كلام المخلوقين
 
ولا نقول بخلقه  ولا نخالف جماعة المسلمين
34- Kur’an Allahın kelamıdır. Mahlukatın kelamından hiçbir şey ona eşit değildir. Kuranın, mahluk olduğuna hükmetmeyiz. Müslümanların cemaatına muhalefet etmeyiz.

ولا نقول لا يضر مع الإيمان ذنب لمن عمله
 
نرجو للمحسنين من المؤمنين أن يعفو عنهم  ويدخلهم الجنة برحمته
35- Günahı helal kabul etmediği müddetçe ehli kıbleden hiçbir kimseyi, günah işlemesi sebebiyle küfre nisbet etmeyiz. ‘Bilerek günah işleyene, günah zarar vermez’ demeyiz. Müslümanlardan iyilik yapanlar için günahlarının affedilmesini. Allahın rahmetiyle onları cennete girdirmesini umarız.

ولا نأمن عليهم ولا نشهد لهم بالجنة ونستغفر لمسيئهم
 
ونخاف عليهم ولا نقنِّطهم والأمن والإياس ينقلان عن ملة الإسلام
 
وسبيل الحق بينهما لأهل القبلة
36- Müminler için Allahın azabından emin olmayız. Onların doğrudan cennette olduklarına şehadet etmeyiz, günahları için mağfiret isteriz, onların akıbeti hakkında korkarız, onlara ümit kestirmeyiz. Emin olmak ve ümit kesmek halleri, kişiyi islam dininden çıkarır. Ehli kıble için hak yol ikisinin arasıdır. (Korku ile ümit arasında)


 

ولا يخرج العبد من الإيمان إلا بجحود ما أدخله فيه
 

 

37- Kul imandan ancak, kendisini imana dahil eden şeyi inkar etmekle çıkar.(İman maddelerinden sayılan hükümleri inkar, küfürdür)

والإيمان هو الإقرار باللسان والتصديق بالجنان
 
وجميع ما صح عن رسول الله صلى الله عليه وسلم
من الشرع والبيان كله حق والإيمان واحد
 
وأهله في أصله سواء والتفاضل  بينهم بالخشية والتقى
 
ومخالفة الهوى وملازمة الأولى والمؤمنون كلهم أولياء الرحمن
 
وأكرمهم عند الله أطوعهم وأتبعهم للقرآن
 
والإيمان هو الإيمان بالله وملائكته وكتبه ورسله
 
واليوم الآخر والقدر خيره وشره وحلوه ومره من الله تعالى
 
ونحن مؤمنون بذلك كله لا نفرق بين أحد من رسله
 
ونصدقهم كلهم على ما جاؤوا به
 

 

38- İman dil ile ikrar (söylemek) kalb ile (bunları) tasdiktir. Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) den sahih rivayetlerle şeriattan ve açıklanarak gelenlerin tamamı haktır. İman tektir. îman ehli imanın aslında eşittirler. Aralarındaki üstünlük korku, takva, nefse muhalefet ve evla olana (daha faziletlisine) yapışmakladır.


 

* Bütün müminler Rahman Teala’nın dostlarıdır. Allah indinde en değerlisi Kur’ana en çok boyun eğeni ve tabi olanıdır.


 

* İman: Allaha, meleklerine, kitaplarına, Peygamberlerine, ahıret gününe, kaderin hayırlısının şerlisinin tatlısının ve acısının Allah tarafından olduğuna inanmaktır. Biz bu sayılanların tamamına inanırız. Peygamberlerinin hiçbirisinin arasını ayırmayız. Tamamını getirdikleri haberlerde tasdik ederiz. (Hepsi Allah tarafından vazifeli idiler)

وأهل الكبائر من أمة محمد صلى الله عليه وسلم في النار لا يخلدون
 
إذا ماتوا وهم موحدون وإن لم يكونوا تائبين
 
بعد أن لقوا الله عارفين مؤمنين وهم في مشيئته وحكمه
 
إن شاء غفر لهم وعفا عنهم بفضله كما ذكر عز وجل في كتابه
ويغفر ما دون ذلك لمن يشاء  وإن شاء عذبهم في النار بعدله
 
ثم يخرجهم منها برحمته وشفاعة الشافعين من أهل طاعته
 
ثم يبعثهم إلى جنته وذلك بأن الله تعالى تولى أهل معرفته
 
ولم يجعلهم في الدارين كأهل نكرته الذين خابوا من هدايته
 
ولم ينالوا من ولايته اللهم يا ولي الإسلام وأهله ثبتنا
على الإسلام حتى نلقاك به
 

 

39- Ümmeti Muhammed (Sallallahu aleyhi ve sellem) den büyük günah işleyenler; tevhid ehli oldukları halde ölünce, tevbe etmeseler bile, iman edici ve Allahı bildikleri halde Allaha kavuştuktan sonra; cehennemde ebedi kalmazlar.


 

* Büyük günah işleyenler, Allahın dilemesinde ve hükmündedir. Dilerse onları mağfiret eder ve onları fazlu keremiyle affeder. Kuran Kerimde Allah azze ve celle bu hususta şöyle buyurduğu gibi ‘Şirkten başka günahları dilediğinden affeder’ Dilerse onları adaletiyle cezalandırır. Sonra onları (ya) rahmetiyle, (veya) taat ehlinden olan şefaat edenlerin şefaatıyla cehennemden çıkarır, sonra onları cennetine gönderir. Bu durum şundan ki Allahu Teala, kendisini bilenlerin velisidir. (Onları kayırır) Onları iki cihanda hidayetinden sapan, dostluğuna kavuşamayan inkarcılar gibi yapmadı.


 

Ey islamın ve ehlinin velisi Allahım! Sana kavuşana kadar bizi, islam üzere sabit eyle!

ونرى الصلاة خلف كل بر وفاجر من أهل القبلة
 
و على من مات منهم. ولا ننزل أحدا منهم جنة ولا نارا
 
ولا نشهد عليهم بكفر ولا بشرك ولا بنفاق
 
ما لم يظهر منهم شيء من ذلك
 
ونَذَرُ سرائرهم إلى الله تعالى
 

 

40- Ehli kıbleden günahkar ve iyi kişilerin peşinde namaz kılmayı ve bu kişilerin üzerine cenaze namazı kılmayı caiz görürüz. Ehli kıbleden hiçbir kimseyi cennete ve cehenneme indirmeyiz. (Girdirmekte kesin konuşmayız) Küfür, şirk ve nifaktan bir şey onlarda zahir olmadıkça bunların aleyhine küfürle, şirkle, nifakla şahitlik etmeyiz. Onların gizli hallerini Allaha havale ederiz.

ولا نرى السيف على أحد من أمة محمد صلى الله عليه وسلم
إلا من وجب عليه السيف
 
41- Ümmeti Muhammed (Sallallahu aleyhi ve sellem) den hiçbir kimseye silah çekmeyi caiz görmeyiz, ancak kılıç çekilmesi vacib olanlar müstesnadır. (İslama karşı savaşanlar, dinden çıkanlar, v.s.)

ولا نرى الخروج على أئمتنا وولاة أمورنا وإن جاروا
 
ولا ندعوا عليهم ولا ننزع يدا من طاعتهم
 
ونرى طاعتهم من طاعة الله عز وجل فريضة
 
ما لم يأمروا بمعصية وندعو لهم بالصلاح والمعافاة
42- İdareciler ve işlerimizi yürüten (Din ehli) valilere karşı isyan edip çıkmayı, onlar zulmedici olsalar bile caiz görmeyiz. Onların aleyhine beddua etmeyiz. (Ehli islam olan idarecilerin ıslahına çalışılır, kargaşalık çıkarılmaz.)


 

* O idarecilerin taatından elimizi çekip almayız (onlara itaat etmeye devam ederiz.) Allaha itaatten ötürü onlara itaati; bize günahı emretmedikleri müddetçe, farz görürüz. Onlara salah ve afiyet içinde bulunmaları) için dua ederiz

ونتبع السنة والجماعة ونجتنب الشذوذ والخلاف والفرقة
 
ونحب أهل العدل والأمانة ونبغض أهل الجور والخيانة
 
ونقول الله أعلم فيما اشتبه علينا علمه
 

 

43- Sünnet ve cemaate tabi oluruz. Dağılmak, ihtilaf ve parçalanmaktan çekiniriz. Adalet ve emanet ehlini severiz. Zulüm ve hıyanet ehline bu’uz ederiz.


 

*’Allah, bize bilinmesi şüpheli olan şeyleri en iyi bilendir’ deriz.

ونرى المسح على الخفين في السفر والحضر كما جاء في الأثر
 
44- Hadisi şeriflerde geldiği gibi yolculukta ve ikamet halinde mestler üzerine mesh etmeyi caiz görürüz. (Şiiler çıplak ayak derisine mesh ederek sapmışlardır)

والحج والجهاد ماضيان مع أولي الأمر من المسلمين
بَرِّهِمْ وفاجرهم إلى قيام الساعة لا يبطلهما شيء ولا ينقضهما
45- Kıyamet vaktine kadar, müminlerin iyi kötü sultanlarıyla birlikte hac ve cihad devam eder. Bu ikisini hiçbir şey iptal edemez ve kaldıramaz.

ونؤمن بالكرام الكاتبين فإن الله قد جعلهم علينا حافظين
 
ونؤمن بملك الموت الموكل بقبض أرواح العالمين
46- Kiramen katibin (yazıcı) meleklerine inanırız. Muhakkak Allah onları bizim üzerimizde (amellerimizi) koruyucu yaptı. Alemdeki canlıların ruhlarını almakla görevli ölüm meleğine (Azrail aleyhisselam) inanırız.

وبعذاب القبر لمن كان له أهلا وسؤال منكر ونكير في قبره
عن ربه ودينه ونبيه على ما جاءت به الأخبار عن رسول الله
صلى الله عليه وسلم  وعن الصحابة رضوان الله عليهم

 

47- Hak edene kabirde azab olacağına inanırız. Kabirde münker ve nekir diye isimlendirilen iki meleğin, kişiye Rabbisinden, dininden, peygamberinden sorgusunun hak olduğuna inanırız. Bu hallerin hepsi Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) den gelen hadisi şerifler ve ashabtan (Allah hepsinden olsun) gelen haberlere göre (sabit) olduğuna inanırız.

والقبر  روضة من رياض الجنة  أو حفرة من حفر النيران
 

 

48- Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukurdur. (Hadisi şerif bunu böyle beyan etmiştir.)

ونؤمن بالبعث وجزاء الأعمال يوم القيامة والعرض والحساب
وقراءة الكتاب  والثواب والعقاب  والصراط والميزان
 

 

49- Öldükten sonra dirilmeye, kıyamet gününde amellerin karşılığının verileceğine, amellerin (huzuru ilahiye) arz edilmesine, hesaba çekilmeye, amel defterlerinin okunması, sevap verilmesi, azab edilmesi, sırat ve teraziye inanırız.

والجنة والنار مخلوقتان  لا تفنيان أبدا ولا تبيدان
 
وإن الله تعالى خلق الجنة والنار قبل الخلق وخلق لهما أهلا
 
فمن شاء منهم إلى الجنة فضلا منه ومن شاء منهم إلى النار عدلا منه
 
وكل يعمل لما قد فرغ له وصائر إلى ما خلق له
والخير والشر مقدران على العباد والاستطاعة التي يجب بها الفعل
من نحو التوفيق الذي لا يجوز أن يوصف المخلوق به فهي مع الفعل
 
وأما الاستطاعة من جهة الصحة والوسع والتمكن وسلامة الآلات
فهي قبل الفعل ، وبها يتعلق الخطاب وهو كما قال تعالى
لا يكلف الله نفسا إلا وسعها
50- Cennet ve cehennem yaratılmışlardır; ebediyyen yok olmazlar, zail olmazlar. Allahu Teala mahlukatı yaratmadan evvel cennet ve cehennemi yarattı. Cennet ve cehennem ehlini yarattı. Kimin cennete girmesini dilerse bu, Allahın fazlındandır. Kimin cehenneme girmesini dilerse bu, Allahın adaletindendir. Herkes kendisine tayin edileni yapar ve kendisi için yaratılana gider. Hayır ve şer kullar üzerine (Allah tarafından) takdir edilmiştir. (Kesb eden kuldur, yaratan Allahtır)


 

* Mahlukun kendisiyle vasıflanmasının caiz olmadığı tevfık gibi işi meydana getiren güç, iş ile beraberdir. (Fiili yapacağı anda ona bu kuvvet verilir.)


 

*Sıhhat, takat, imkan bulmak, aletlerin salim olması kabilinden olan istitaata gelince bu fiilden evvel bulunur. Bu istitaat sebebiyle ilahi teklifler kul ile alakalanır. Allahu Tealanın şu ayetinde buyurulduğu gibi “Allah, hiç kimseye gücü yetireceğinden başkasını yüklemez” (Bakara Suresi Ayet: 286)

ولم يكلفهم الله تعالى إلا ما يطيقون ولا يطيقون إلا ما كلفهم
 
وهو تفسير لا حول ولا قوة إلا بالله نقول لا حيلة لأحد ولا حركة لأحد
51- Kulların fiilleri, Allahın mahlukudur, kul tarafından kesbtir. (Kulun iradesi ancak fiili kesb iledir. Yaratılması Allah tarafındandır.) Allah kullara ancak takatları yeteni teklif etti. Kullar ancak Allahın teklif ettiği (vazifelere) güç getirirler. Bu açıklama “Günahtan dönüş, ibadete takat yettirmek, ancak Allahın yardımıyladır” sözünün izahıdır.

ولا تحول لأحد عن معصية الله إلا بمعونة الله
 
ولا قوة لأحد على إقامة طاعة الله والثبات عليها إلا بتوفيق الله
 
52- Biz deriz ki: hiç kimse için çare, haraket ve günahtan dönüş yok, ancak Allahın yardımıyla vardır. Hiç kimse için Allaha kulluğu ikame etmek ve taat üzere sabit kalmak yok, ancak Allahu Tealanın muvaffak kılmasıyla vardır. (Kulunu razı olduğu şeye ulaştırır.)

وكل شيء يجري بمشيئة الله تعالى وعلمه وقضائه وقدره
 
غلبت مشيئته المشيئات كلها وغلب قضاؤه الحيل كلها
 
يفعل ما يشاء وهو غير ظالم أبدا تقدس عن كل سوء وحين
 
وتنزه عن كل عيب وشين لا يسأل عما يفعل وهم يسألون
53- Her şey Allahın iradesiyle, ilmi ile, hükmü ve kudretiyle cereyan eder. Allahın dilemesi diğer bütün meşiyyetlere galib geldi. Allahın hükmü diğer bütün çarelere üstün geldi. Dilediğini yapar, asla zalim değildir. Her türlü çirkinlik ve zararlardan paktır. Her türlü ayıp ve noksanlıklardan temizdir. “Allah yaptığından sorulmaz. Halbuki kullar mes’uldür.”

وفي دعاء الأحياء وصدقاتهم منفعة للأموات
 
والله تعالى يستجيب الدعوات ويقضي الحاجات
 
ويملك كل شيء ولا يملكه شيء ولا غنى عن الله تعالى طرفة عين
 
ومن استغنى عن الله طرفة عين فقد كفر وصار من أهل الحين
 
والله يغضب ويرضى لا كأحد من الورى
 

 

54- Dirilerin duası ve sadakalarında, ölüler için faideler vardır. Allah dualara icabet eder, ihtiyaçları giderir. Her şeye sahiptir, ona hiç bir kimse sahip olamaz. Allahtan, göz kırpması kadar azıcık bir an bile ihtiyaçsız kalınmaz. Kim Allahtan göz kırpması kadar ihtiyaçsız kaldığına inanırsa, muhakkak kafir olur ve helak ehlinden olur.


 

Allah bu’z eder, razı olur, fakat mahlukattan her hangi birinin bu’z ve rızası gibi değildir. (Bunlardan gaye muraddır. Yani bunların gereğini yapar.)

ونحب أصحاب رسول الله صلى الله عليه وسلم
 
ولا نفرط في حب أحد منهم ولا نتبرأ من أحد منهم
 
ونبغض من يبغضهم وبغير الخير يذكرهم ولا نذكرهم إلا بخير
 
وحبهم دين وإيمان وإحسان وبغضهم كفر ونفاق وطغيان
 

 

55- Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘in ashabını severiz. Onlardan hiç birinin sevgisi hususunda aşırı gitmeyiz, onlardan hiç birinden uzak olmayız. (Hepsini Allahın razı oldukları ashab olarak kabul ederiz. Hz Ali ile Hz Muaviye’yi ayırmayız.) Onlara bu’z edene bu’z ederiz, onları hayırsız şekilde söyleyene de bu’z ederiz. Onları ancak hayırla anarız. Onları sevmek dindir, imandır, iyiliktir. Onlara bu’z küfür, nifak ve tuğyandır. (Onları seven. Resıılullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)’i sevdiği için sever. Onlara bu’z eden. Resıılullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)’e bu’z ettiği için bu’z eder.)

ونثبت الخلافة بعد رسول الله صلى الله عليه وسلم
أولا لأبي بكر الصديق رضي الله عنه تفضيلا له وتقديما على جميع الأمة
ثم لعمر بن الخطاب رضي الله عنه ثم لعثمان رضي الله عنه
ثم لعلي بن أبي طالب رضي الله عنه وهم الخلفاء الراشدون والأئمة المهتدون
56- Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) den sonra halifeliği evvela Ebu Bekri-sSıddık (Radıyellahu anhu) için, onu diğer bütün ümmet üzerine faziletli kılmak için, sonra Ömer (Radıyellahu anhu) için. Sonra Osman (Radıyellahu anhu) için, Sonra Ali (Radıyellahu anhu) için sabit kılarız. Onlar hulefai Raşidin ve hidayette olan imamlardır. (Kendilerine tabi olanları da hidayete ulaştırmışlardır.)

وأن العشرة الذين سماهم رسول الله صلى الله عليه وسلم وبشرهم بالجنة
نشهد لهم بالجنة على ما شهد لهم رسول الله صلى الله عليه وسلم
 
وقوله الحق وهم  أبو بكر ، وعمر وعثمان وعلي وطلحة والزبير
وسعد ، وسعيد وعبد الرحمن بن عوف وأبو عبيدة ابن الجراح
 
وهو أمين هذه الأمة رضي الله عنهم أجمعين
 
57- Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem)’in isimlerini söyleyip kendilerini müjdelediği on kişi için. Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)’in onlar üzerine olan şahidliğine dayanarak bizde onların cennetlik olduğuna şahidlik ederiz. Resulullah (Sallallahu alevhi ve sellem)’in sözü haktır. Onlar: Ebu Bekr, Ömer, Osman, Ali, Talha, Zübeyr, Sa’d, Said, Abdurruhman ibni Avf, Ebu (”beyde bin Cerrah – ki bu zat ümmetin eminidir- Allah hepsinden razı olsun.)

ومن أَحْسَنَ القول في أصحاب رسول الله صلى الله عليه وسلم
وأزواجه الطاهرات من كل دنس وذرياته المقدسين من كل رجس
فقد برئ من النفاق
58- Kim sözünü. Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ashabı ve her türlü kirden tertemiz olan zevceleri ve her türlü pislikten pak olan sülalesi hakkında güzel söylerse, o kişi nifaktan beri olur.

وعلماء السلف من السابقين ومن بعدهم من التابعين أهل الخير والأثر
وأهل الفقه والنظر لا يُذْكَرُونَ إلا بالجميل ومن ذكرهم بسوء
فهو على غير السبيل
 

 

59- Sabıkinden olan ilk alimler, tabiinden olan ve onlardan sonra gelen hayır ve eser (hadis, haber) ehli olan, fıkıh ve rivayet ehli olan alimler, ancak güzellikle anılırlar. Onları kötülükle zikreden kişi, hak yolun dışındadır.

ولا نفضل أحدا من الأولياء على أحد من الأنبياء عليهم السلام
 
ونقول نبي واحد أفضل من جميع الأولياء
 
ونؤمن بما جاء من كراماتهم وصح عن الثقات من رواياتهم
 

 

60- Velilerden hiç birini, peygamberlerden hiçbiri üzerine üstün saymayız. “Bir peygamber bütün velilerden üstündür” deriz.Velilerin kerametlerinden gelen, itimadlı alimler tarafından yapılan rivayetlere inanırız.

ونؤمن بأشراط الساعة منها خروج الدجال
 
ونزول عيسى ابن مريم عليه السلام من السماء
 
ونؤمن بطلوع الشمس من مغربها
 
وخروج دابة الأرض من موضعها
 
62- Kıyamet alametlerine inanırız. Onlar: Deccalın çıkması, Meryemoğlu İsa’nın (Aleyhisselam) gökten inmesi, güneşin battığı yerden doğması, Dabbetül arzın yerden çıkmasıdır. (Üç tane de yer batması haber verilmiştir.)

ولا نصدق كاهنا ولا عرافا ولا من يدعي شيئا
يخالف الكتاب والسنة وإجماع الأمة

 

63- Kahin, müneccim ve kitap sünnet ve icma-ı ümmete zıt bir şey iddia eden şahıslan tasdik etmeyiz.

ونرى الجماعة حقا وصوابا والفرقة زيغا وعذابا
 

 

64- Cemaatı hak ve doğru buluruz. Parçalanmayı eğrilik ve azan görürüz. (Allahın rahmeti cemaat üzerindedir.)

ودين الله في الأرض والسماء واحد وهو دين الإسلام
 
قال الله تعالى إن الدين عند الله الإسلام
وقال تعالى ورضيت لكم الإسلام دينا
وهو بين الغلو والتقصير وبين التشبيه والتعطيل
 
وبين الجبر والقدر  وبين الأمن والإياس
 
65- Allahın dini göklerde ve yerde tektir. O islam dinidir. “Allah indinde din islamdır” “sizin için din olarak islamdan razı oldum”


 

İslam dini, azgınlık ve noksan kalmanın arasında, benzetme ve bir şey yapamama, zorlayıcı ve kaderin esiri, emin olmak ve ümitsiz olmak arasında hak yoldur. (Bunlarda hak olan orta yoldur.)

فهذا ديننا واعتقادنا ظاهرا وباطنا
 
ونحن براء إلى الله من كل من خالف الذي ذكرناه وبيناه
 
ونسأل الله تعالى أن يثبتنا على الإيمان ويختم لنا به
 
ويعصمنا من الأهواء المختلفة  والآراء المتفرقة
 
والمذاهب الردية مثل المشبهة والمعتزلة والجهمية
والجبرية والقدرية وغيرهم من الذين خالفوا السنة والجماعة
 
وحالفوا الضلالة ونحن منهم براء وهم عندنا ضلال وأردياء
 
وبالله العصمة
Şu anlatılan, bizim açık ve batın dinimiz ve itikadımızdır. Bizler Allah’a her türlü açıkladığımız muhalefetlerden sığınırız. Allahtan bizi İman üzere sabit kılmasını dileriz. Bizi çeşitli nevalardan, muhtelif görüşlerden, düşük mezheblerden korumasını dileriz. Bu mezhebler: Müşebbihe, mu’tezile, cehmiyye, cebriyye, kaderiyye ve başkaları gibi: bunlar, sünnet ve cemaata muhalefet eden, delalette toplaşan mezheblerdir.

Biz ehli sünnet vel cemaat, onlardan uzağız. Onlar bize göre dalalette ve düşüklüktedirler, değersizdirler.

Muhafaza olunmak ve başarıya ulaşmak, ancak Allahın yardımıyladır.
[/size]

11

Selamun Aleykum Rahmet Forum Sakinleri,
Yahya Karakuş hocamızın dilinden İhya-u Ulumid-Din Derslerini, internette ilk kez sizlerle buluşturuyoruz.
Gayret bizden, muvaffakiyet Allah'tandır...




12
Forum Duruyuları / Rabbimizin rızası doğrultusunda yazacağız.
« : Aralık 13, 2017, 03:14:21 ÖS »
“Ey iman edenler,
kendinizi ve ailenizi yakıtı insan ve taşlar olan ateşten koruyun”
(Tahrim 6)

13
Forum Duruyuları / Hayırlı akşamlar
« : Aralık 12, 2017, 05:46:20 ÖS »
Ehlen ve sehlen...

Sayfa: [1]